DOLAR 18,6443 0.02%
EURO 19,4227 -0.04%
ALTIN 1.051,02-0,01
BITCOIN 3097191,42%
Ankara

KAPALI

12:56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Abbas Turan

Abbas Turan

09 Kasım 2022 Çarşamba

Anaların ağlaması bir beter

Anaların ağlaması bir beter
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Ustam Hasan Hü­se­yin Kork­maz­gil, “bak­tım anam sağ, dal­dım oyun­ca­ğı­ma'” di­ze­si ile, ana ve çocuk ara­sın­da­ki mu­ci­ze bağı büh­tan etmiş. Ondan son­ra­sı­nı biz ço­ğal­ta­bi­li­riz.

Çocuk gö­züy­le ba­kıl­dı­ğın­da gö­rü­len odur ki, ana­lar gö­rü­nen dün­ya­nın en bü­yü­ğü, en kud­ret­li­si, en gü­ve­ni­li­ri, en iyisi, en gü­ze­li, en gü­çül­sü, en gü­ven­li­si. Ço­cu­ğun, güçlü gör­dü­ğü ve ya­nın­da olan ana, bi­linç­li de olsa gü­dü­sel dav­ran­ma­nın key­fi­ni elden bı­rak­maz. Ana ve anaç kar­tal­lar gibi. Bir­kaç metre uza­ğın­da bile, lokma boğ­za­ına di­zil­di­ğin­de, göğsü sız­la­dı­ğın­da, içi yan­dı­ğın­da, su­sa­dı­ğın­da, üzün­tü veya se­vin­ce tanık ol­du­ğun­da ço­cu­ğu gelir ak­lı­na, her du­ru­mu onun du­ru­muy­la öz­deş­leş­ti­rir. Kö­tü­den ko­rum­ya, iyi­den fay­da­lan­dır­ma­ya yo­ru­lur durur ço­cu­ğu adına.

Ana has­sas­tır; ço­cu­ğa değen rüz­ga­ra bile gü­ce­nir için için. Fe­da­kar­dır ana; ço­cu­ğu­nun te­li­ne bile zarar gel­me­ye­ce­ği­nin gü­ven­ce­si­ne kar­şı­lık ca­nı­nı verir. Sevgi de­ni­zi, mer­ha­met der­ya­sı­dır ana. Ba­kış­la­rı­nın ucun­dan, el­le­ri­niz­le bile dev­şi­re­bi­lir­si­niz adan­mış­lı­ğın söze gel­mez hüz­nü­nü.

Ana­lar, ce­ha­let ve hı­ya­net­ten kay­nak­lı zulüm şim­şek­le­ri­nin hep­si­nin ilk vur­du­ğu can­lı­lar, be­şe­ri­yet­te in­sa­nın ço­ğalt­tı­ğı acı­la­rın ilk ku­yu­la­yı­cı­sı, çelik ira­de­li, duy­gu­nun en has­la­rı­nı ha­ya­tın so­kak­la­rı­na se­vekt­me­ye ça­lı­şan, kad­ri­nin bi­lin­me­yi­şi­ne al­dı­rış et­me­di­ği gibi, sin­di­ril­me­ye, aşa­ğı­lan­ma­ya, ne yazık ki türlü çe­şit­li ge­rek­çe­ler ile öl­dü­rül­me­ye ça­lı­şı­lan mu­ci­ze yu­ma­ğı­dır­lar. Sab­rın koyu sus­kun­lu­ğun­dan, ha­re­ke­tin en ölüm­lü­sü­ne kadar, ge­rek­çe­si­ni yü­rek­le sa­vu­na­ca­ğı se­rü­ven­le­ri var­dır ana­la­rın. Ölüm anına kadar, an­la­şıl­ma­dı­ğı­nı, har­can­dı­ğı­nı, at­tı­ğı hiç­bir taşın ye­ri­ni bul­ma­dı­ğı­nı bile bile ya­şa­mak, öpe öpe, bağ­rı­na basa basa, nazlı nazlı, yü­re­ğin­den ışık em­zi­re em­zi­re bü­yüt­tü­ğü yav­ru­la­rı­nın maruz kal­dık­la­rı ölüm­lü oyun­la­ra engel ola­ma­mak ağ­rı­sı hangi ölüm­lü­nün ta­ham­mül ede­bi­le­ce­ği ça­re­siz­lik­tir?

Son yıl­lar­da, dün­ya­da olup bi­ten­le­rin yürek ya­kan­la­rı­nın, ya­zı­lı ve gör­sel ba­sı­nın da et­ki­siy­le ana­la­rın, çağın an­la­mı­nı bozan fer­yat­la­rı üze­rin­den ele alın­dı­ğı­na tanık olu­yo­ruz. Tarih, erkek hor­lu­ğu dahil bir­çok se­bep­ten kay­nak­lı so­run­la­rın ce­re­me­si­ni ana­la­ra çek­ti­ren, utan­dı­rı­cı olay­lar­la do­luy­ken, ge­li­nen za­man­da, aynı filmi iz­li­yor olmak, in­san­lı­ğın umu­du­nu piç­leş­ti­ri­yor, güven ve din­gin­lik ta­dı­nı öte­li­yor. Er­kek­li­ği bile ka­dı­na ha­ki­mi­yet üze­rin­den ta­ri­fe kal­kan­lar, dö­vü­şün­de çe­ki­şin­de ka­dı­nı ga­ni­met sa­yan­lar, düş­ma­nı­na olan hın­cı­nı ka­dı­nın ır­zı­na ge­çe­rek çı­kar­ma pe­şin­de olan­lar, onu ikin­ci sı­nıf­lı­ğa, ce­ha­le­te, ken­din­den utan­ma­ya, yal­nız­lı­ğa, dört duvar ara­sı­na, mes­lek­siz­li­ğe, er­ke­ğin eline bak­ma­ya, dö­vül­me­ye, sö­vül­me­ye, kork­ma­ya, teh­dit ve san­ta­ja­lı ha­ya­ta mec­bur eden­ler, on­la­rın ço­cuk­la­rı­nı da aynı hun­har­lık­la öl­dü­rü­yor­lar.

Hiç uğ­ru­na kan­dı­rıp el­le­ri­ne silah ve­ri­dik­le­ri gibi, uyuş­tu­ru­cı­ya, umut­suz­lu­ğa, sev­gi­siz­li­ğe, kine, ha­se­te, ha­ya­sız­lı­ğa, kana, öl­dü­me­ye alış­tı­rı­yor­lar. Gerek kut­sal­la­rı­nı, gerek ac­zi­yet­le­ri­ni, ge­rek­se genç­lik­le­ri­ni, vc­dan­la­rı sız­la­ma­dan kul­la­na­rak, on­la­rın eliy­le dün­ya­yı her cana ya­şan­maz edi­yor­lar. Ya­şa­mak için öl­dür­me­nin “mübah” ol­du­ğu fik­ri­ni, aklı ve vic­da­nı ol­ma­yan­la­rın bul­du­ğu yön­tem­ler­le aşı­lı­yor­lar. Önce ek­me­ğe, in­sa­na ve in­san­lı­ğa muh­taç edip, pe­şin­den yapay do­yu­ru­cu­la­rın müp­te­la­sı birer canlı ha­li­ne ge­ti­ri­yor­lar. Son­ra­sı “emre amade” köle ve kö­le­lik. Ana­la­rın ci­ğe­ri­ni dağ­la­yan her şey, bun­dan son­ra­ki­ler­dir işte.
İnsanı kıy­met­siz­leş­ti­ren, hatta ona köle mu­ame­le­si yapan ve iş­le­yi­şi mü­kem­mel sis­tem­ler oluş­tur­du­ğu­nuz­da, sizin de ana­nı­zın ağ­la­ma­sı ka­çı­nıl­maz ola­cak­tır.

Maddi ni­te­lik­te “artı değer üret­mek” adına, can ta­şı­yan her şeyi, ölüme sür­mek­ten ka­çın­ma­ya­ca­ğı­nız yapay zo­run­lu­kuk­lar cen­de­re­sin­de ka­lır­sı­nız. Ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ne ken­di­ni­zi ve kö­le­le­ri­ni­zi inan­dır­dı­ğı­nız, on­suz­lu­ğun cin­net ve ce­hen­nem ol­du­ğun­dan adı­nız gibi emin ol­du­ğu­nuz, düğ­me­li yıl­dız­lar­la ışı­yan dün­ya­nı­zın der­di­ne dü­şer­si­niz. Böyle bir dün­ya­da, ana­la­rın ağ­la­ma­sı, ba­ba­la­rın dö­vün­me­si sı­ra­dan­la­şır, za­man­la da ge­le­nek­sel tören ri­tü­eli ola­rak kabul görür, belki bir zaman sonra on­la­rı da, is­tek­le­ri üze­ri­ne ölen ço­cuk­la­rı­nın ya­nı­na aynı yön­tem­le öl­dü­rüp gömme adeti baş­lar.

Ka­lır­sa el­bet­te bir iki sa­nat­çı, bir­kaç çağ­dı­şı fi­kir­le­ri olan yani eski ka­fa­lı, ileri geri ko­nu­şan­lar kalır. Ya gör­mez­den gelir, ya da bir yo­lu­nu bulur iti­bar­sız­laş­tı­rır­sı­nız on­la­rı.

“Felek sana net­tim ney­le­dim” na­ka­ra­tıy­la “büyük balık küçük ba­lı­ğı yutar” adlı cin­net tür­kü­sü­nü ko­lay­lık olsun diye nin­ni­leş­ti­rir bun­dan son­ra­ki ana­lar. Ağ­la­ma­yı za­man­la unu­ta­ca­ğı için insan, “nos­tal­jik amaç­lı”, arada bir iki ana ağ­la­tır, “caf­ca­fı ol­ma­yan” yani sa­de­lik ta­şı­yan bir tören eş­li­ğin­de ta­le­bi olan­la­rın he­ve­si­ni sa­var­sı­nız.
“Pat­ron is­te­me­se de sö­mü­rür” ge­ve­ze­li­ği­ni rakı ma­sa­la­rın­da ya­ka­lar, fo­tog­ra­fı­nı çeker, ib­ret-i alem için feys­buk, ins­tag­ram ve ti­vı­tır’da pay­la­şır­sı­nız. Ken­di­le­ri­ni öz­le­yen, merak edip gör­mek is­te­yen gurup veya ki­şi­le­rin bu ih­ti­ya­cı­nı gi­der­mek adına, “sel­fi­ye” ya­pa­cak­la­rı tek­no­lo­jik alet­ler öne­rir, ge­re­kir­se “fi­nan­sal des­tek” sağ­lar­sı­nız olur biter.

Ney­miş efen­dim, son model me­de­ni­ye­ti­miz­de ço­cuk­lar ana­sıy­la ölüme üşü­yor­muş.
Yok daha neler.

Devamını Oku

“Maviye çalar gözlerin”

“Maviye çalar gözlerin”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “nakış, renk ve biçim dilinin kelimesidir” tesbitine bayılmıştım. Demek ki, esere cümleden kitaba, düşten taşa kadar olan herbir şey demek mümkün.

Ressamlar zamanla, tecrübeyi de beraberinde getiren yaş ilerledikçe bazı renklere duydukları teveccühü, sadakat sağlamlığına kadar getiriyorlar gibi şeyler de dediğini biliyorum ustanın. Bunu birçok üstada olduğu gibi, Sezayi Kara’nın mavisinden, Van Gogh’un sarısından şimdi daha net çıkarımlar yapabiliyorum. Ne zaman, bir resme dalsam, renkler ile duygular arasında, duygular ile ressamın ruhu arasındaki ilişkinin bendeki izdüşümünden emin olmaya yorulurum.

Bunu niye yapıyorsun diyenlere, şiirin ana malzemelerinden biri de renk demek istiyorum. Hadi buna itiraz edebilecek canları bundan münezzeh sayalım, yani onlar böyle bir malzemeyi ana malzeme saymıyor ve kullanmıyorlar diyelim, ancak ben hep öyleyim. Zihnimdeki manzaranın, renk, coğrafya ve duygu örgüsünü, şiir olacak soyutluğa getirmeden yazıya geçiremiyorum.

Tanıdığım, her ressama sordum ve sormak istediklerim de oldu, resimde veya renkte şiir var mı diye; sorduklarımdan aldığım cevaplar, şiirin ta da kendisi demeye yakın cevaplardı. Bu kadar yakınlıkta ve sanat zemininde üretilen sanat ürünlerinden resim, rengi biçimle harmanlayıp şiire, şiir de, varı renkle betimleyip resime sebep oluyor diyesim geliyor.

Kemal Ateş renk isimlerinden de söz ettiği bir söyleşide, sis kırı, deve tüyü dahil birkaç renkten dem vurdu ve bizi de düşündürdü; demek ki rengin de soyutlanabilmesi için yaşayan delilleri olması icap eder. O zaman bulmuştum üzüm buğusu demeyi. Nice sonra da, ay tozu mavisi diye bir renk duymuştum.

Bir ressam diyor ki, “bir kilo mavi bir gram maviden daha mavidir”; söze bakar mısınız, derinlik çağrıştırdığı gibi, maddesel bir gerçeğin de altını çiziyor. Tabi hemen aklımıza, göl ve deniz geliyor. Peki Ahmed Arif’in “maviye çalar gözlerin/yangın mavisine” benzetmesine ne demeli? Yangının, ateş halindeyken, alevlerinin arasında yalazlanan dumanımsı rengin hüzünlü halayına takıyor bilincimizi. Bir de, ocaklarda kullanılan gazın yanarkenki verdiği renge çeviriyor bilincimizi. Fakat asıl olan, yangın ve mavi sözcüğünün el ele tutuşup bir duygunun resminin giysisi olduğudur.

Öfke kiri dendiğinde, kirin hangi renkte olduğunu söyleyemesek de hissederiz, köpük beyazı kadar maddedeki algılanmasa da, öfkenin sebep olduğu başkalaşımı tütümünden tanıyoruz. Dağ moru, kınalı sarı, taş grisi, yosun yeşili, yavru ağzı rengi gibi, dilimizde yer etmiş renklerin çoğunun da fark ediliş öyküsü olduğu gibi, ünleniş öyküsü de vardır. Ressamlar bunları mutlaka biliyordur, şairlerin işe bu kadar sevgi ve heyecanla yaklaşımı, şiiri genişleten, etkili kılan ve yaşatan her damarın bir renginin olduğu ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

Resim sanatı, renklerin ve biçimlerin olduğu kadar, bütün haliyle edebiyatın tam ortasındadır. Kurgu ürünlerin zihindeki hali o resimden farklı mıdır dersiniz? Okuduğumuz bir şiirin, masalın veya herhangi bir metnin anlam haline gelirken geçirdiği son aşama zihindeki resim hali değil midir? Soyutlanmış dahi olsa, zihindeki biçimi renkli ve gerçek hayattaki hatları hissettiğimiz kadar gerçektir. Hangimiz düşlerimizi renklerden arınık halde, tariflerimizi de renksiz sayabiliriz. Suyun rengi yok diyoruz ya, sahiden suyu aklımıza getirirken renk kullanmıyor muyuz?

Şiire söz sanatı diyen canlar tarifte sakatlığa sebep olmaktalar. Şiir, söz veya sözcük malzemesinden örgülenmiş olabilir, ancak bunlar onun tarifi için yeterli veri değildir. Mimaride, ortaya konan eseri, kullanılan malzemenin yavanlığıyla tarif edebilir misiniz? Hayır. Çünkü, onun biçimi var, coğrafyasına göre aldığı hal var, kimin elinden çıktığı ile ilgili algı rengi var, gökyüzüne, ırmağa, eğime, renge göre anlamı ve zihinsel izdüşümü var. Mimari için söylenebileceklerin şiir için söylenmesinin önünde bir engel var ise, o da yüzeydencilik olsa gerek. Yoksa, söze veya sözcükler halayına şiir dedirten şeyler, tam da onların yoksulluğunu gideren, diğer şeylerdir. İster doğrudan eklensin, ister çağrışım ve betimleme gereci olarak katılsın renkler bunların vazgeçilmezleridirler.

Zaman geçtikçe renklerin hem adı, hem de doğadaki gerçeklikleri artmaktadır. İyi misinde kötümüsünde değilim, işin gerçeği, resim olmasa da renklerin yaşayabilirliği var. Çünkü, doğada resim ve şiir olmayan fazla bir şey yok.

Bir çocuğun annesine gülüşündeki renk ile arkadaşına gülüşündeki renk bile aynı değil. Yılanların, akreplerin, ceylanların, ağaçların sırtındaki yeşillere aynı yeşil diyebilir miyiz?

Ya da kandaki kırmızı ile utanmadaki kırmızıyı şiirin dışında hangi sinede bu kadar bariz farkla seyredebiliriz.

Yüz karası ile Karacaoğlan’a kara diyen dilberin göz karasının ne alakası var?
Bence yok.

Devamını Oku

Değişmek, değişmediğini ispata çalışmaktan daha güzel

Değişmek, değişmediğini ispata çalışmaktan daha güzel
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Niye derseniz cevabı uzun,fakat kolay ve anlaşılır bir hikaye.

Baştan söylediğinizi bir ömür boyu savunmanın erdem olduğunu sanmak arada bir benim de yakamı bırakmaz.

Savunmak, muhafaza etmek adına olunca işin seyri değişiyor, birden insanın karşına değiştirici birşeyler çıkıyor. İnat bir yana, değişmenin yaratacağı düşünülen belirsizlik, özellikle cesareti olmayanları, rahatlarının bozulacağı endişesine sevk eder. Bu da, var olanı var gücü ile savunmaya zorlar kişiyi.

Değişmek konusunda ağırdan almak sadece olası belirsizlik yüzünden değil, toplumun ve kişilerin değişmeye yükleyeceği anlamın ne olacağını kestiremeyişten de olabilir. Değişmek bir ihtiyaçtan veya öğrenmelerden kaynaklı (bilgi itkisi ile) varılan entellektüel bir aşama olsa sorun yok. Dileyen “kaplumbağa kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş” dese bile, halin sebebini bilen insana zor gelmez. Eleştiridir der geçer. Ha yer gelmişken ifade edeyim; bu tür eleştiriyi, zaman zaman “değişimin dışında her şey değişir” diyenler de yapabilmektedir.

Kültürel boyutu olmakla birlikte, bu tür eleştiri, sözlü aktarım geleceğinde, kişileri konuya hızlıca dahil edebilmenin en kestirme yoludur. Değişmeyi toplum, alışarak onaylamadığı sürece ayrıksılığın önemli sebeblerinden biri olmaya devam edecektir. Değişme, esnek ve yoruma açık ifadelerin rahat kullanılacağı bir alan olduğu sebebiyle, değişimi seyreden herkesi kendisi ve kendi iyisi veya kötüsüyle kıyas yapma imkanına kavuşturuyor.

Çocukluğumdan şu güne kadar, çok sayıda değişim ve gelişim karşıtlarına rastladım. Olur mu olur. Düşündürücü olan, onları hararetle savunanların daha çokluğu ve niye bunu yaptıklarını kendi gerçeklerinin dışında bir gerekçeyle ifade ediyor olmalarıdır.

Anadolu’nun bir köyünden, bir nedenle herhangi bir şehrine giden insan, köy şivesini barındırmayan bir iki kelime ya da cümle öğrense, onları da arada bir ağzından kaçırsa, şehirli olmuş, fena kırdırıyor, bu da bir tuhaf olmuş denilerek kötümseniyor, yeni bir elbise ve alışılmadık süs kullansa yadırganıyordu. Şimdilerde işin konuları ve boyutları değişse de, şehirlerde az olmak kaydı ile eleştiri sayılamayacak sertlikteki, değişime direnme kültürü devam ediyor. Üstü kapalı da olsa, aynı anda burun kıvıraların, aynı ağırlıkta yüklenenlerin ve çıkar sebebiyle karşı karşıya gelindiğinde insafsızca dedikodu üretenlerin varlığını inkar etmek olası değil.

Değişmeye karşı olanların değişmezlerinin değiştiğinden yola çıkarak söylüyorum; vicdani ölçütlerin evrensel erdemlerle arasını açan söylem veya yaşantılar kültürüdür buna sebep olan. İnsanlığın olmazsa olmazı olarak kanıksanmış; yaşama hakkına saygı, muhtaca yardım, sınır bozmamak, imeceli hayata katılım, toplumdan ve topluma karşı sorumlu olmak, çalışmak, üretime katılmak, doğanın bir parçası olduğuna inanarak onu korumak, haksızlığa karşı durmak ve cehalete ilimle müdahale gibi değerleri muhafaza etme şiarı zamanla evrilmiş, güdü ya da duygu olarak kalmasına karşın duygunun veya güdünün muhatabı olan durumlar, kaba çıkarcılığın araç gereçleri kimliğiyle insanlığın muhafaza rezervi değişkenleri listesine girmişlerdir. Güdükleşen iletişim dili ve bana değmeyen yılan bin yaşasıncı eylemlilik, idealizm dahil her şeyi kendi kültürünün etkin unsurları haline getirmiştir.

Her şey özelinde, dün ne diyor isem bu gün de aynısını diyorum savunmasını yapan insanın, üzerinde durduğu sav erdem nitelikli mi, politik içerikli mi ona bakmak lazım. Bu ölçeği kullanmayan iletişim ögeleri akıl üçkağıtçılığı ve kaba çıkarcılık oylumunda hayat buluyor demektir.

Doğru bilgiye erişince değişmeyenlere, hakkaniyet çizgisine vakıf olunca değişmeyenlere, konumundaki acziyeti fark edince değişmeyenlere, değerlilik, haysiyet, hakka ve haklıya görelik esasında işleyen bir ruha sahip oldukları halde sırf “değiştiğini iddia edenlerin” kendisine kaybettireceklerini düşünerek değişmeyenlere söylenecek fazla şey yok. Sonuçta muhafaza ettikleriyle nefes aldıklarını sanıyorlar, bu yüzden başka tavır, başka dünya veya başka dil olduğunu düşünmeye bile cesaret edemiyorlar. Muhafazaya çalıştıkları halin, insanlık için kaçınılmaz veya ideal hal olduğunu iddiaya kalkışmadıkları sürece, bir gün kemale erecekleri, saati ve dakikası ile besbelli bir gerçektir.

İdeali ve insanlık yararına olanı savunanların karşısında, değişmeyi bırak, fırıl fırıl dönerek rüzgarı dahi çar çur edenleri de siz düşünün.

Değişmek, hayatın olağan akışını dünyanın bütün paydaşları yararına kılmak adına, sevgiyle, aşk ile, bilimle ve vicdan hükmüyle olmalı.

Değişebilen de, değişmem diyen de, keseri haksızdan ve çürütenden yana vuruyorsa, üzerinde sevgi ile durmaya değer tavır veya davranıştan söz etmek mümkün değil demektir.

Bütün bunlarla, insanın ve insanlığın değişmezleri yok demiyorum.

Devamını Oku

Küfür ile espiri arasındaki anti edebiyat

Küfür ile espiri arasındaki anti edebiyat
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Varlık vergisi zamanlarını konu eden bir filim vardı ya, ha işte orda görmüştüm Haşırt The Blakbort’çu abimizi. Bizleri bile hayran bırakacak kadar fena oynamıştı rolünü; bitirim ve akıllı.

Sonra, sarı ve siyahın kapağına çok yakıştığını düşündüğüm, gülümseten kitabında karşılaştık kendisi ile; hele yarış atlarına binip ani fren yaptığında yüreğim ağzıma gelmişti.

Yine de gülmüştüm.

Ya şimdi?
Üzülmeye bile fırsat tanımayan çabuklukta, orasını burasını karıştırarak söylediklerine hayretle tanık oluyorum. Ne çabuk “levıl” atlamış iseler, insancanın kenarına ana avratçayı iliştirip, vuruyorlar espirinin gözüne.

Haydi filim icabı olanları (bir daha dönmek kaydı ile) şimdilik bir kenara bırakalım; gülmeye nazır serden geçmişlerin canına can katan, draması içinde, hoştan loşa uzanan, “es-tetikli” sohbete, sesi çocukların duymayacağı kadara indirip kulak kabartalım derim.
Bir sinema sanatçımızın anlatıldığı sohbeti diyorum; bir yılda çocuklar dahil, yaklaşık iki buçuk milyonunuzun izlemiş/dinlemiş olduğu.

Bir de, cinsiyet kargaşası meselesine el attıkları “replikleri dillere destan olan”, kırmızı üst ve çiçekli entariyle çekilmiş, sarı saçlaştırılmış kafasıyla, olur mu canımıcı, dili hepimize muhalif güzellikte “talk şovcu”, çok ciddiye aldığım canımızın, istemem yan cebime koycu edasıyla maruf olana ne demeli?

Bir de, aile içindeki “ne küfrediyon la”lı sohbetleri var ya, onu da üstüne kahve veya tatlı gibi ham yapıp güle güle sindirin derim. Yoksa, sanatta gelinen aşamayı ve dilin büyüleyici derinliğini, sırf muhafazakarımsı tavrınızın kurbanı olduğunuz sebebiyle kaçırmış olursunuz. Bir defa, cesaretin edebiyatı denebilecek ziyafetin tadını, anlık bile kaçırsanız sizin için büyük kayıp. Biliyorum, kimilerimiz utanmış gibi yapıp,için için devamını ummuyor değiliz. Bizim istediğimizi bilmese, ülkemizin en zeki sanatçıları bu riski göze alabilirler mi?

Onu geçiyorum.

Utanma, kültür ile olduğu kadar, etraflıca değerlendirebilme yeteneğiyle de doğrudan lgisi olan duygu. Düşünmeyen, değerlendirmeyen ve kıyaslamayan birisi utanma işini beceremez. Utanma, tutukluk ve algılama sorunu olduğu kadar, yanlış anlama adetiyle de ilgili bir şey. Sanatı, yobazlığa kadar varmış cehalet gözlüğü ile seyredenlerden olmak kötü bir şey. Ancak, utanmak güzelliğe dair çok şey barındırıyor içinde.

Sanat bu, neye göre ayarlayacak utanma ve gerçeği görünür etme dengesini diyenler çıkabilir aramızdan, ya da sen verilmek istenene bak, ayrıntıda boğulma gibi ifadelerle kızanlar, hatta o kadar şeyin arasında, belden aşağılara dikkat eden zihniyeti sorgulayarak sanatın toplumu dönüştürecek sihirimsi gücüne erişebilmesi için günün etik sınırlarını aşması gerektiğine inandıklarını söyleyenler de olacaktır.

Böylesi canlar, nabza göre şerbet verenlerin edebiyatını yapacak olsalar bu kadar paraya ve emeğe ne lüzum var, sürerler sokak ağzını namluya, çat çat çat; al sana “bitiren vuruşlar” yapılabileceğini de biliyordular, elbette.

Hem bu kadar yılını toplumun aydınlanmasına harcayan adamlar, edep ile edepsizliği, küfür ile espiri arasındaki farkı veya ikisinin oranlı karışımını, bilemiyorsa, sokaktaki hanzolar mi bilecekler? Geçeceksin bunları. Senden benden iyi bildiklerine dair sayısız kanıt gösterilebilir.

Anti edebiyatçılık/sanatçılık eleştirisini de ekleyerek şu yaptığımız sitemi, yetişemediği ete mundar diyen kedilik gibi algılayanlar olur mu bilmiyorum, varsa da baş göz üstüne.

Her canın, sanat veya bilim adına üretme, ürettiğini duyurma, yayma, geliştirme ve ondan ötürü kazanç sağlama hakkı vardır.
Hem de bal gibi.

Ancak, çocukların hak etmediklerini düşündüğüm bir sürü şey var işin içinde.

Çocuklar sevdiklerinin tavır ve davranışının taklit ederek pek çok şeyi öğrenip içselleştirirler.

Biz büyükler dahil, toplumun genelinde bu etki görülür.

Ona sebep burada susuyor, hep birlikte düşünelim istiyorum; yarının iletişim imkanları sahiden küfür ve hakaret diline mecbur mu?

Devamını Oku

Kanaat Ehli Olmak Gibisi Yok

Kanaat Ehli Olmak Gibisi Yok
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan ina­na­bi­len­dir. İnanır daha doğ­ru­su.

Bizde, sarıl da kara taşa sarıl denir, niye, çünkü on­suz­luk ka­bu­le da­ya­lı güven duy­gu­sun­dan mah­rum eder in­sa­nı. Bu mah­ru­mi­yet, be­şe­rin şe­ref­li­si diye ad­de­di­len in­sa­nı telaş, korku ve en kö­tü­sü de boş­lu­ğun yıp­ra­tı­cı­lı­ğı­na mah­kum eder.

Bü­tü­nü ol­ma­sa bile, inanç­la­rı ima­nın tor­na­sın­dan geçen insan, ipine tu­tun­du­ğu, gü­ven­di­ği ve duyu or­gan­la­rı ile al­gı­la­yıp far­kın­da ol­duk­la­rı dahil, öteki her­bir şeyin kendi ile den­ge­li mü­na­se­be­ti­ni sağ­la­yan (ilmin de di­dik­le­di­ği) gücün kul­la­nı­cı sa­hi­bi hak­kın­da, ak­lı­nı veya gön­lü­nü müs­te­rih kıl­ma­sı lazım ki engin ola­bil­sin. Yani, fe­rah­la­sın, ge­niş­le­sin, be­şe­ri­ye­ti­nin dün­ya­lık ge­rek­le­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­re­bil­sin.

Bu hal çok önem­li.

Akıl tec­rü­be­yi, do­la­yı­sıy­la bil­gi­yi kul­la­nır, ak­let­mek bu se­bep­le iman ba­ğın­da bir oluş­tur. Bilgi, iman düz­le­min­de ki­şi­sel özerk­lik ya­ra­tan insan edi­ni­mi­dir; bu durum dav­ra­nı­şın et­ki­le­ye­ni­ni bil­mek ola­rak işa­ret etse de, dav­ra­nı­şın had­di­ni, ima­nın sı­nır­la­dı­ğı, inanç/bi­linç un­sur­la­rı be­lir­ler. İnanç veya bi­linç­le bağ­daş­ma­yan her hal hu­zur­suz­luk ya­ra­tır.

Dav­ra­nış veya fik­rin te­za­hü­rü­ne se­bep­lik eden ve­ri­ler, der­le­me, sanı olsa, hatta rast­ge­le­lik içer­se bile, uyku sı­nı­rı­na kadar an­lam­lı­lık ve içe si­ner­lik ele­ğin­den geç­miş ola­cak ki baş yas­tık­ta de­lik­siz uyku ile sa­ba­ha çık­sın.

İnsanı, inanç­la­rıy­la, bu­lun­du­ğu top­lu­mun temel de­ğer­le­riy­le ve bün­ye­siy­le uyum­lu ey­le­yen en önem­li şey far­kın­da­lık it­ki­siy­le ken­di­ni belli eden de­ği­şe­bi­lir­lik­tir.

Başta de­ğin­di­ği­miz, den­ge­li mü­na­se­be­ti sağ­la­yan gücün kul­la­nı­cı sa­hi­bi­nin, insan fıt­ra­tı­na ay­kı­rı bir da­yat­ma­sı ol­ma­ya­ca­ğı­nı baş­tan bil­me­si de, de­ği­şi­me ve uyuma yat­kın kı­lı­yor in­sa­nı. Yani insan, külli ira­de­nin aza­me­ti ve ih­ti­şa­mı al­tın­da, ezil­miş, ken­di­ni yok sa­ya­rak, bü­zü­lüp bir ke­nar­da ölümü bek­le­yen canlı değil, be­şe­ri­ye­tin hız, ha­re­ket, oluş ve de­ği­şi­mi içe­ren çok bo­yut­lu­lu­ğu­nun kül­tü­rü­nü inşaa eden, li­te­ra­tü­rü­nü oluş­tu­ran, ya­rın­la­ra ak­ta­ran mü­da­hil bir ger­çek­tir.

Bu ger­çe­ğin, en be­lir­le­yi­ci ger­çe­ği de ölüm­dür. Bizim ima­nı­mız, esa­sıy­la, nasip edi­len ömrün bi­ti­min­de, ema­ne­ti sa­hi­bi­ne tes­lim et­mek­le son bulan dünya ha­ya­tı, ta­mah­kar­lı­ğın ve bi­rik­tir­me­nin de usulü da­ire­sin­de uya­rı­lar­la men edil­di­ği im­ti­han sü­re­ci ola­rak al­gı­la­nır.

Bi­şey­ci­lik de­di­ğim ni­te­le­me, tam da bu sü­re­cin ko­nu­su. Bi­şey­ci de bi­ri­ci gibi, öte­kiy­le, rah­ma­ni­lik­ten uzak, ruh üşü­müş­lü­ğün­de, yani ruh­suz mü­na­se­be­ti yeğ­ler. Bunun, aşı­rı­lık­lar içe­ren olum­suz­luk ol­du­ğu­nun far­kı­na varsa bile, ta­mah­kar­lı­ğın­dan bes­le­nen halin ge­rek­le­ri buna bağ­lı­dır ve öte­ki­nin mağ­du­ri­ye­ti­ne kör va­zi­yet­te, saklı ve ben­cil dav­ra­nır.

Bi­rik­tir­me, den­ge­li bir ruhun, sevgi ve ya­ra­tı­lış esas­lı ör­gü­len­miş top­lum iliş­ki­le­ri­nin bo­zu­cu­la­rın­dan­dır. Ya­ra­tı­lış­tan kas­tım, her­ke­sin ade­min sül­bün­den gel­di­ği­ne ina­nan­mak­la baş­la­yan, bir­bi­ri­ni sev­me­min ve bir­bi­ri­ne muh­taç­lı­ğın kader ol­du­ğu­na dair şüp­he­siz­lik­tir. Türk­men ko­ca­sı­nın ilke say­dı­ğı, ya­ra­tı­la­nı ya­ra­tan­dan ötürü sevme öne­ri­si­nin se­be­bi de budur. Hak­kı­na, hu­ku­ku­na, ca­nı­na, ma­lı­na, dü­şü­ne ve dü­şün­ce­si­ne say­gı­yı da bu se­bep­le görev bilir. Ko­şul­suz sevgi ve imkan eşit­li­ği da­hi­lin­de, en­gel­siz­li­ği her­kes adına inşaa etme gu­ru­ruy­la ha­re­ket eder.

Dün­ya­nın her ta­ra­fın­da durum böy­le­dir; in­sa­nı, aynı ana­nın sü­tün­den bes­le­nen, aynı ya­ra­ta­nın ema­ne­ti­ni ta­şı­yan ola­rak bi­len­den fark­lı dav­ra­nış, ide­al­de bek­len­mez el­bet­te.

Seven, sayan ve kendi ile aynı yolun yol­cu­su ol­du­ğu­nu dü­şü­nen biri, di­ğe­ri­nin aley­hi­ne olmak kaydı ile ih­ti­ya­cı­nın çok çok faz­la­sı­nı bi­rik­ti­rir mi? Hayır.

İnsa­nın, bi­rey­sel sap­ma­la­rı için­de bir çok şey, tıb­ben has­ta­lık yaf­ta­sı­nı yemiş, ilaç­la­rı, dü­zel­tim ve ra­yı­na oturt­mak yön­tem­le­ri ge­liş­ti­ril­miş bir dün­ya­da, çö­züm­süz­lük halen ala­nın­da bir nu­ma­ra ise, işe fark­lı açı­lar­dan bak­mak ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nen­ler­de­nim.

Bu açı­lar el­bet­te kişi ve top­lum­sal ger­çek­le­re göre de­ği­şik de­re­ce­ler­de olsa da, her­bi­ri­nin gör­dü­ğü ala­nın tam or­ta­sın­da insan ve kesin çö­züm­süz­lü­ğü ile bu­luş­ma­ya doğru yu­var­la­nan dün­ya­sı var.

Sözü uzat­sam da, bunu demek is­te­dim.

Bi­rik­tir­dik­le­ri­ni, gör­mez­den gel­dik­le­ri­nin hak­kın­dan te­da­rik eden­le­rin ruh­la­rı, iman tah­ta­sı­nın ar­dın­da­ki ör­tü­lü ger­çek­le bu­luş­ma­dık­ça, ne bi­ri­ci­lik, ne bi­şey­ci­li­ğin kan­dı­rı­cı­lı­ğı ile baş edi­le­bi­lir.

Der­ma­nın for­mü­lü basit ve ge­re­ği kolay; kom­şu­su açken ken­di­si tok yat­ma­yan ola­ca­ğız, ço­cuk­la­rı­mı­zın ka­rak­te­ri­ni/ki­şi­li­ği­ni de bu­nun­la süs­le­ye­ce­ğiz.

Madem dünya üç gün­lük, öyle ise şu üç gün­lük dün­ya­da, var san­dık­la­rı­mı­zın kar­ga­şa­sın­da ara­yıp dur­du­ğu­muz mutlu sona, iyi niyet ile doğru dav­ra­nı­şı ör­tüş­tü­re­rek iyi ve doğru ile dü­şün­ce­yi/an­lam­lı­lı­ğı taç­lan­dı­ra­rak eri­şi­le­ce­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum.

Ye­te­ri ka­dar­la ye­tin­mek, ka­na­at ehli olan­la­rın ba­şa­ra­bil­di­ği aş­kın­lık.

Do­la­yı­sıy­la, yük olan faz­la­dan fe­ra­gat etmek için ka­na­at ehli olmak gi­bi­si yok.

Devamını Oku