kuşadası escort

DOLAR 8,55310.04%
EURO 10,08080.07%
ALTIN 496,030,13
BITCOIN 33056413,45%
Ankara
27°

AÇIK

13:16

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Abbas Turan

Abbas Turan

16 Temmuz 2021 Cuma

    Alışmamak itirazdır

    Alışmamak itirazdır
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Kurbağalı mesellemeleri çok severim.

    Tuttuğun balık ürküttüğün kurbağayı değmeli. Ne kadar sevimli bir uyarı.

    Daha ne denir, avareye, lüzumsuza, boşa kürek sallayana, pirince giderken evdeki bulgurdan olana, küçük işe büyük düş harcayana.

    Göle su gelene kadar kurbağanın gözü patlar diyen birinin sitemi başka nasıl anlatılırdı bilmiyorum. Yani her iş ihtiyacın derde dönüşmediği anda gerçekleşmeli, yoksa zamanında erişilmeyen dermanın kıymeti hiçbirşeyliktir.

    Bir de kurbağanın alıştırılarak börtlenmesi hikayesi var. Güzel bir anlatıdır. Kurbağa zıplayıp kurtulmasın, mayışarak ve alışarak canından olsun düşüncesi ile, kısık ateşle ısı derecesi artırılan suda gerinerek, lakayt ve esrik halde ölüme sürüklenir.

    Bir de, gökyüzüne kuyudan bakan kurbağanın hikayesi var. Müthiş bir hikaye. Kurbağanın bakış açısının genişliği ile edindiği bilgi ve fikir arasındaki ilişkiyi işaret ediyor.

    Kurbağa kuyunun ağız genişliğinin dışında bir imkana sahip değil, dolayısıyla gökyüzünü ancak o genişlik kadar görebilir.

    Bilgi, görgü, hayal gücü ve fikirlerin beslenim kaynağı, her işi aslına götürecek açı genişliğini bundan daha iyi ne anlatabilirki?

    Bunlar masal gibi anlatılardır.

    Etkileyicilikleri tartışılmaz tabi, ancak ne ilginçtir hep başkalarına anlatırız. Ders almasını istediklerimiz bizim dışımızdakilerdir. Bize düşenin, dilimize ve ortamına denk gelmiş uyarı görevli davranışı sergilemek diye düşünürüz.

    Bana kalır ise, bütün öğrenmelerin önce kendimizde değişiklik yapmasına fırsat vermeliyiz. Sonrasını düşünmek bile mutlu ediyor insanı.

    Çağın insanını kapsam alanı içine hapseden sosyal medya imkanları ile yayılan, herbirimizin ders almasını öneren paylaşımların etkisizliği de bizde değişiklik yapmasına fırsat vermeyişimizden olsa gerek.

    Ne üzücüdür ki, internet ortamının insana, kültürel birikiminin paylaşımına, demokrasi ve özgürlük istemine katkı sunacağı beklentisi de hayal kırıklığı ile sonuçlanmak üzere. İnsan ruhu, ihtiyacı olduğu anın dışında maruz kaldığı uyaranlara karşı etkileşmezliği tercih ediyor. Bir bakıma duyarsızlaşıyor.

    En kötüsü de, söz, şiir, resim, fotograf veya herhangi bir malzeme hak etmediği kadar sıradanlaşıyor, ayağa düşüyor.

    Sosyal medya işleyişi konu olunca iş bu kadarla da kalmıyor. Süreç, insanın kendisini de, paylaştıkları gibi hayata etkisiz kılıyor.

    Gün geçtikçe, bize, düşüncemize ve tercihlerimize yakın kişi ve kişilikleri konu eden paylaşımların müptelası oluyoruz. Bu tutkunun gereğini yapmaya devem etmek de, farkın ve farklılıkların etkileyici değiştiriciliğinden mahrumluğu getiriyor peşinden. Dolayısı ile de, herkes kendini onaylayan, kendini gösteren, kendini alkışlayan grupların içinde debeleniyor.

    Bu durumu, kendileri adına akçeli getiri aracı olarak kullanmak derdinde olan sosyal medya işgörenleri, biz insanları o alanlarda tutmak için, hoşumuza giden, aynı fikirde, aynı inançta olanları ve aynı ideoloji sevenleri sürekli birbiri ile iletişim halinde tutuyor. Kısır döngü de denebilecek bu çevrimiçi iletişim eylemleri sonunda, birbirinden haberi olmayan, aynı coğrafyada yaşasalar bile birbirlerinin dertlerinden habersiz, sadece kendi grubunun mensubiyeti ile anlamlı hisseden insanlar haline geliyoruz.

    Bu tür sürecin ortamlarına yakın zamanın iletişimci bilim insanları “yankı odaları” diyorlar. İnternet ortamındaki beğeni ve eğilimlerinizi “algoritmik” olarak kullanılabilir bilgiye dönüştürüp, bunu mağaza veya sizi herhangi bir amaca yönelik etkilemek isteyenlere satan usta kuruluşları da var bu işin.

    Renk, hareket, hız ve haz ekseninde hafızası ve dikkati azalan insanın, ihtiyaçlarını gideriyor hissi de yaratılarak kuşatılması, bende hüzün yaratsa da, sakızı dahi evine getirilen bir çok insanı hayatın bu olduğuna inanır etmiş bile.

    Bu, seçeneksiz kaldığımız anlamına gelmesin ha. Birilerimiz, haşlanmadan, kuyulardan baktığımızla yetinmeyip, geldiğimiz halin yarınına kafa yormalıyız.

    Öyle ya, tuttuğumuz balık ürküttüğümüz kurbağaya değmeli.İnsanın, düşü, düşünebilirliği, aklı, gönlü ve vicdanı ile başını derde sokarsanız kıyameti beklemenize gerek kalmayacaktır.

    Alışmamak itirazdır. İtiraz, cesaret, bilgi, birikim ve irade ister.

    Sen insansın, insanlığı unutma.

    Devamını Oku

    Şimdiki çocuklar harika da…

    Şimdiki çocuklar harika da…
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Eğitimcilik insanı tanımak için de bir şans. Çocuk okula geldiğinden itibaren gözlemliyor, not ediyor, düşünüyorsun onunla ilgili. Öğretme yöntemin dahil, onun yetenekleri özelinde kendini yenileme gayretine düşüyorsun.
    Tanımak en temelde iletişim kurmak için gerekiyor.
    Sonrası etkileşim.
    Sonrası öğrenme.

    Öğrenmeden öğretmiyorsun.

    İnsan bu, öğrendikçe değişebiliyor. Değiştikçe, deneyimi artıyor. En dikkate değer yanı da her duruma alışabiliyor olması. Yani uyum sağlayabiliyor olması.

    Bunu niçin söylüyorum bakınız; değişmek ve uyum sağlamak içinde bulunduğumuz her sürecin tecrübesi ile olacak iş. Eğitim de bunlardan biri. Değiştiriciliği ve uyumlulaştırıcılığı amaç olarak da koyabilen bir bütünlük. İş, ortam, işgören, plan ve süreç örgüsü bağlamında ifade edilir ise, eğitilen için olumlu anlamda değişmeyi gerçekleştirme çabası olarak görülebilir.

    Ve çok önemlidir.
    Etkili olmaz ise, çocuğun değiştiricileri kontrol edilemez uyaranlar halini alabilir. Uyarandan kastım, sosyal medya ve sokaktaki rastgele yaşantılardır. Dirensek bile, önüne geçilmesi mümkün olmayan bir sosyal etkileşimden söz ediyorum.

    Görmezden gelmek gerçeği değiştirmeyeceği için hemen söyleyeyim; çocuklarımızı ekranlardan yaydıkları ile eğiten veya değiştirenlerin başarısı azımsanacak sonuç değil. Öyle ki, biz öğretmenlerin zaman zaman alışılagelmiş yöntemler ile çocuklara öğretmeye kalkıştığımız konuların, sosyal medya ortamlarında birçok görsel, ses ve yöntemlerle işlenmiş hallerinin daha etkili olduğunu gözlemlediğimiz oluyor.

    Sosyal medya dediğimiz ortamların etkilediği ilk çocuklar şimdi koca koca insanlar. Çoğu da iş hayatına katılmış, gittikçe farkını yaratan çoğunluk olmaya doğru gidiyorlar. Bizlerin, zaman zaman kuşak farkı diye ifade ettiğimiz değişimin hızı da fazla. Dolayısı ile, sosyal medya etkisi ile kültürlenme süreci sandığımızdan daha hızlı yaygınlaşıyor.

    Çocuklar artık hızlı düşünüyor, kısa konuşuyorlar, hatta duygusuzluk gölünde teknolojik oyun algısı ile yordama işi de başladı hayatın olup bitenlerini.

    Nereye kadar sürer bu değişim, şimdilik tam bilinmese de, uzayın boşluklarında yeni hayat alanları araştırma çabaları da dillere destan.

    Yapay zeka, işçi (proleter) robotlar, uçan otomobiller, saatte beşyüz kilometre giden trenler, denizin antında evler, uzaktan ameliyat, dna şifrelerinin çözülmüş olması, akıldan geçenleri yazıcıdan çıktı olarak almak, üretilen virüsle hayatın seyrine müdahale etmek, topraksız bitki yetiştirmek, kimyasallardan gıda üretmek, insan algısını yönetme mühendislikleri, korkunç silahlar ve savaşları sıradanlaştırmış kargaşalı bir süreçten, aynı zamanda buna uyumlu hale gelmek üzere olan bir nesilden söz ediyorum.

    İnanç, değer ve duygu ile birlikte insanın anlamlı hareketliliği azalıyor. İşin garibi yanı, teknolojiyi ve içerik işleyişini yönetenlerin, insanın robotlaşmasını, dolayısıyla köleleşmesini sorun değil, değişimin gereği olarak görmeleridir.

    Şimdi de kozmik çocukların neslinden söz ediliyor. Dünya dışı varlıklar ile bağı olan, iletişimini kesintisiz sürdüren, eğitimini başka boyutlarda dünya dışı varlıklardan alan, yarı insan, yarı uzaylı bir nesilden. Bilimi başka, işleyişi başka, amacı başka olan, iyi niyetli ve aydın çocuklardan yani.

    Bilemedim ki…

    Düşünüyorum da, insan duygu, değer, bilgi ve inancı ile anlamlı geliyor bana.

    Bunlarsızlıkla nere varır insan, kestirmek zor olsa da imkansız değil. Elbette hayatın doğal akışına saygım sonsuz, fakat dünyadaki temiz suyun, doğal gıdanın ve güvenli tarım alanların sahibi olmak adına parayı ve kimyasalı kullanmak derdinde olanlara acıyorum.

    Bildiğimiz duygu, duyarlılık, yetenek, iş ve eylemlilik donanımına sahip insanın olmadığı her yer, insanlığı hiçe sayanlar için de ölümcül tehlikeler içeriyor demektir.

    Şunu da diyeyim; insanı diğer insan ile her boyutta ilişkilendirmeyen, onu bencil ve yalnızlaştıran her şey kadar, doğal yaşam alanlarını görkemli yapaylığa çevirmek de tahribata hizmet etmekte.

    Duygularının ve ruhunun yalnız bıraktığı insan başkalarının işine köle nitelikli yarasa da, kendi adına yok demektir.

    Bu da görmezden gelinecek şey değil işte.

    Devamını Oku

    Bugün 19 Mayıs

    Bugün 19 Mayıs
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bir ülkenin inşaasında emeğiniz yoksa kendinizi suçlu veya ikinci sınıf hissedersiniz. Elde değil böyle hissediş.

    Bizim çocukluğumuzda, saygıdeğer ve rahmetlik ustam Cahit Kulebi’nin dediği türden eşkıya öyküleri anlatılır, gecelerimiz tedirginlik renginde uzardı sabaha. Hatta tek tük farklı ölüm şekillerinden bahsedilirdi, “…çalışmadan gelirken eşkıyalar önünü kesmişler, o da dağı dolanayım derken kayalıılardan yuvarlanmış, öbürü de suya düşmüş.boğulmuş, cesetleri koku ve sineklerin dikkat çektiği nedeniyle bulunmuş..” gibi hüzünlü öyküler birer kahramanlık destanı gibi süslenir, saatlerce olayın geçtiği yer, kurbanların hali, olayın sebepleri ve tüm sonrası güzel güzel betimlenir oylum oylum kafamıza doldurulurdu.

    Akşamları anlatılan bu tür öykülerin hepsi bir bir aklımda olmasına karşın, hiç aklımdan çıkmasını istemediğim duyduklarım da var. Çok tekrar edeni görmemekle birlikte, onların doğru oluşları gönlümün terazisini dengeliyor.

    Üzücü ve hüzün vericilikleri bir yana, geçmişin ve bu günün akışına yön vermişlerin soyumdan veya köyümden olması beni daha güçlü kılıyor. Bakınız, onlu yaşlardayım, yirmi yokum yani, kaynanam Zöhre Aslan bir sohbetine denk geldim, eskilerden söz ediyor; ” Kuzu Ali dedem varmış, Abbas Emmi’min babası, o zamanki harplere gidenlerden. Köye gelirler, harbe gidecekleri tedarik ederlermiş, zamanın birinde yine haber gelmiş, bizim köyde eli silah tutanlar bir olmuş birlik olmuşlar, nereye ise tam bilmiyorum oraya gitmişler, yıllar sonra ya dönmüşler ya dönmemişler. Kimse bilemezmiş zaten dönüp dönmeyeceklerini, orasını Allah bilirmiş.

    Babamgilden duyardım, Kuzu Ali dedem bir daha dönmemiş. Sade o değil, gidenlerden hiçkimse…” Belli ki Birinci Dünya Savaşı zamanındaki gidenlerden Kuzu Ali.

    İlk defa duyuyorum savaşlarda şehit olanlarımızın olduğunu.

    Yatılı okuduğum yıllarda, birçok arkadaşım ve öğretmenlerim dedelerinin “bu memleket için can verdiklerini” anlatırlarken, sahiplik ve nimetlerinden faydalanma konusunda da alabildiğine haklı görüyorlardı kendilerini, doğaldır ki çocuk olan ben kendimi bedavacı, itilmiş ve sahiplikte paysız görüyordum. İşin garibi, halen anlayamadığım kimi terbiyesizlerin vatanı bize karşı savunduklarını söyleyişlerine tanık oluşum ölene kadar taşıyacağım yaralanmalara sebep oomuştur bende.

    Çanakkala’de şehidi olmayanın bu topraklarda onurlu gezmeye hakkı yok dendiğini çok duydum. İçim ezilirdi, bizim köylülerden niye biri de çıkıp demezdi ki, şu kadar şehidimiz var, şu bölüğün aşçısı bizim köylü, bir çavuş vardı ha işte o falanın dedesi gibi. Yakıcı bir ihtiyaçtı benim için.

    Şimdi daha donanımlı haldeyim, daha kolay ifade edebilirliğim olmasına karşın, bizim köylülerin susmalarının altındaki o güzel erdemliliği çok daha iyi anlıyorum.

    Onların baktığı yerden görünen oydu ki; vatanı ve geleceği savunurken herkes üstüne düşeni yapmış, sorumluluklarını yerine getirmiş, çoluk çocuklarının ırzını ve geleceğini korumuşlar, bunu yaygara etmek, bundan ayrıca bir söz etmek geleneğe ve vicdan ahlakına aykırıydı. Zamanla başımıza kakınç olsa da, dile getirmeyi düşünmemiş olmaktan ben de mutluyum.

    Bu gün Ondokuz Mayıs olduğu için aklıma geldi. Geçenlerde bacanağım Şerafettin Utuş, bir sohbet anında ” babamın dedesigil yedi kardeşlermiş, hepsi de savaşlara gitmiş daha dönmemişler, hepsi de şehit olmuş, o zamanlar babamın dedesi dokuz yaşında olduğu için gidememiş, kalmış köyde, iyi de olmuş bizler töremişiz…” dedi, çocukluk yıllarımdaki ruhumu inciten bedavacılık hissine sevindirici bir darbe de o gün indi.

    Öyle ya, köyün tarihi dörtyüz elli yılı kesin bilinen bir evinin yedi genci de eli pusat tutuğu için geleceği kurtarmaya gitmişler, ustam Hasan Hüseyin’in “susa susa biriktirmiş Anadolu” insanlarının, çilesi ve ölümü üzerinden yaşamakta haklı olduğumuzun gerekçelerini derlemek, şan ve şöhret cilacılığı yapmak bile zamanla ihtiyaç haline getirilmiş.

    Biz, susan büyük çoğunluğun çocukları olarak, başkaları incinir diye, “bu memleket bizim” demekte bile inciticilik sezmişiz.

    En son şehidimiz köye geldiğinde bizler ilkokul çağına gelmiş sayılırdık, halamın oğlu rahmetlik Salih İlter (biz Salif derdik) vurulmuş, naaşı suskunluk ve hüznün koynunda, köyün girişindeki kıranın başından, kırmızısı yüreğe banılmış, beyazı süt akından durultulmuş ayyıldızlı bayrağa sarılı halde ağır ve usul, bir dağın göğsünden sökülmüş nazlı bir tepe taşınırcasına indiriliyordu köye. Çocukluğunun çığlıkları, öpülürkenki sevinç kahkahaları, çimdiği özler, pancardan yaptığı oyuncaklı anılar, arkadaşlarıyla omuzlaştığı sokaklar göğe direkcesine acıyı belgeliyordu. Ağızları bıçak açmıyor, eller tabuta uzanmış, yüzlerde bulaşkan bir ölüm beyazı, her evden bir anı, her sesten bir Salif eksilmişti.

    Ondokuz Mayıs diye geldi aklıma.

    Bu gün Ondukuz Mayıs, yani biz onurlu yaşayalım diye öleceklerin rızasının alınmaya başlandığı gün.

    Bu gün Ondokuz Mayıs, yani tarihi babalarının çiftliği sananların zulmüne dur demeye karar kılanların umut günü.

    Bu gün Ondokuz Mayıs, yani Çanakkale’de soyumuzu kıranların hokkabazlıklarına bir son vermek düşüyle yürüyenlerin tutunuş günü.

    Bu gün Ondokuz Mayıs, yani milletimizin mazlum milletlerin kanıyla dönen çarklarından birini kırma azmininin başlangıç günü.

    Bu gün Ondokuz Mayıs, yani Anadolu’nun yoksul yavrularının Kurtuluş Savaşı’nızın kahraman ve şanlı şehitleri olmaya ahdettiği gün.

    Bu gün 19 Mayıs, yani Samsun.
    Bu gün 19 Mayıs, yani Mustafa Kemal.
    Bu gün 19 Mayıs, yani Cumhuriyet.
    Bu gün 19 Mayıs, yani bağımsızlık.
    Bu gün 19 Mayıs, yani barış.
    Bu gün Ondokuz Mayıs, yani “sen şehit oğlusun”
    Bu gün Ondokuz Mayıs, yani unutma.

    ABBAS TURAN
    Kurtuluş Savaşı şehit ve gazilerine minnet ile.

    Devamını Oku

    Gitmek hep ayrılıktır

    Gitmek hep ayrılıktır
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Gitmek hep ayrılıktır.

    Bizim oralarda çocukluğumdan beri duyagelirim; ayrılığın gurbetli çeşidini tarif etmek için “eşikten ötesi gurbettir” derler.

    O zaman, tarım ağırlıklı iş ve işleyiş sebebiyle olsa gerek, toprağı olan aileler doğdukları yerde doyabiliyorlarmış. Gurbet denen ayrılık doğurgusu yaşantı, daha çok topraksız ailelerin katlandığı çetinlikti. Dar çevre ve sosyal ilişki koyuluğu dolayısı ile bu çetinliğin öğrettikleri hemen herkes tarafından tecrübe listesine ekleniyordu. Bu da, yurda, toprağa ve kültüre sıkı sıkıya bağlılığa sebep oluyordu.

    Bağlılık, ayrılığın tadını acıya çevirir. Bu her bağlılık ve bağımlılık için böyledir. Anadolu’daki insanların imeceli geleneğinin mayasını oluşturanlardan biri de budur. Herkesin özgür hissettiği ve ait olduğuna inandığı taşınmaz zenginliklerin anlamsal derinliği bu bağlılık ile ölçülür. Herhangi bir nedenle bu anlam bağını yitirdiğiniz andan itibaren, sizi toprak, toplum ve onlara karşı sorumlu olmaktan azad edersiniz. Bu defa başka bir özgürlük havası eser ruhunuzda. Ancak, inşaa edeceğiniz anlamların zemini de ömürleri kadar değişken ve bozulgan olur bu tür özgürlükte.
    Saman alevi gibidir özgürlüğün köksüzü.

    Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi’nde, Eğitim Bilimleri Fakültesi öğrenciliğim yıllarında, birkaç arkadaşımı ellerinde çok ilgimi çeken başvuru kağıtlarıyla görmüştüm, söylediklerine göre Avrupa devletlerine, Amerika ve Kanada gibi ülkelere vatandaş olmak için doldurulup bir yerlere veriliyormuş. Yani gideceklermiş.

    Yüreğim burkulmuştu.

    Ayrılık ve gurbetin olası tahribatını da geçtim; içimi acıtan şey, kendi yurdunda okuyup ellerin yurdunda iş güç sahibi olmak için garsonluk ve komilikten başlayarak önce yabancı dil öğrenmek, sonra oralı birinin yanına ev ortağı olmak, harçlık biriktirmek gibi güdük bir amaca razı olmaktı.

    Çağın koşulları ve getirdiği imkanların değiştiriciliğine aşırı dirençli kalamayabilir insan, bunu anlayışla karşılıyorum, ancak benim kafama takılan umudun ve umutsuzluğun yarattığı delice kopuştur. Bu durum, önü alınmaz savruluşlara, aidiyet yoksunluğunun yaratacağı kimliksizliğe, huzursuz ve kırgın bir ruha, ötekileşmeye ve en kötüsü de yurtsuzluğa giden süreci doğurmaktadır.

    Son günlerde, eleştirel ifadeler içinde gençlerin, geleceğe dair umutlarının kalmadığını beyan ederek memleketlerini terk etmek istediklerine dair dedikodular geçiyor.

    İnsanlar dünyanın diğer ülkelerine giderler, bana kalırsa gitmeliler de. Karışıp kaynaşmalı insanlık. Geleceğin dünyası bunu başarmış insanların dünyası olacaktır. Ancak benim derdim gönül göçü, umut çürümesi.

    Bu çok kötü bir şey.

    Aklı yetene kadar doğduğu yerde büyüyenlerin zihnine temel oluşturan coğrafyayı biliyorum. Ona sebep insanlar en çok çocukluğunda yaşar diyorum. İddialı bir çıkarım gibi gözükse de, meşakkatin ve geçim telaşının kargaşasından kaçarak döküldüğümüz yer, özgürlüğümüzün de yatağı olan anneli, babalı ve ona ait hissettiğimiz yaşam alanlarıdır. Onları sizdeki anlam alanından çıkarıp, biraz da moda ve sanallık kokan özgürlük hissi ile de karışık bir hayal uğruna harcamak olmaz.

    Kimse size altın tepsi ile kendi memleketlerinin imkanlarını sunmaz kardeşlerim.

    Hem siz giderseniz, Akdeniz ellere kalır, Cumhuriyetimizin muasır medeniyeti geçme azmi kırılır.

    Siz giderseniz, bu dağların moru gider, alı solar, yeşili çürür, türküsüzleşir dört yanı bu dağların.

    Giderseniz azalırız horonda, tökezleriz semahta, kül olur halaylarımız.

    Siz giderseniz, bir daha süren olmaz bilimi yoksulun derdine, kimseler çekmez Karadeniz’in hırçın nazını.

    Giderseniz umut da gider “korkunç atlılara” direnmesini bilmiş bu yurttan.

    Siz giderseniz, Toroslarda Türkçe donar, geçit vermez kayalıklar ekmeğe.

    Giderseniz, Toz Gölü’nde tuz susar, gün bulaşmaz gülüşüne canların.

    Siz giderseniz Çanakkale geçilir, yanar durur Marmara.

    Giderseniz, ne kalır ki?

    Gitmeyin.
    Acısıyla, sevinciyle, bu günü ve yarınıyla “Bu memleket bizim”

    Devamını Oku

    Ya İstiklal Ya Ölüm!

    Ya İstiklal Ya Ölüm!
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Birkaç gerçek var ki Kurtuluş Savaşı’na da yüreğini çelik bir el gibi taşın altına koyma cesareti gösterenler bu gerçekler üzerinde bembeyaz hemfikirler.

    Onlardan biri, düşmanın bıçağının milletin boğazından alınması, millete moral verilip kurtuluşa inandırılması, yerel dövüşen güçlerin birleştirilmesi ve bu ölüm kalım boğuşmasının bizden yana güçlerin başında Mustafa Kemal Paşa’nın olması.

    Her ne kadar, daha ziyade İngilizler ile işbirliği yapanlar endişelenseler de, Saray’daki milli düşünce sahipleri de renk vermeden aynı amaçla, Mustafa Kemal Paşa ve yanındakilerin cesaret ve öngörüsüne güvenip destek vermekten çekinmiyorlardı.

    İngiliz siyasetinin keskinliğini bilen millici güçler Yunanlıların İzmir’in işgali ile baş gösteren “fiili durumun” nabzı yoklamaktan öte, Osmanlı ileri gelenlerine baş eğdirmek, ahirinde de başkaldıracak olanları tez elden yola getirip, kukla bir hükümet, Arap ve İslam dünyasında onlar adına hükmedecek esir bir halife, kolu kanadı kırılmış Anadolu insanı ile “düveli muazzama” kabadayılığının devam etmesini sağlayacaklardı.

    Tabi bir de, Yunan orduları başarı gösterdikleri sürece, eskiden beri süregelen marazi düşlerine umut niteliği katacak “kemiklerden” atacaklardı onlara.
    Beklenen bu son, onlar için uzak ve zor değildi.

    İngilizlerin başını çektiği “İtilaf Devletleri” İstanbul’u fiilen işgale başlayınca, ilk icraat olarak Meclis-i Mebusan’ı basıp, yine millici ve vatansever vekilleri derdest ederek Malta adasına (bu tür sömürgecilerin bu işlerde kullanmak amaçlı hep bir adası olmuştur geçmişten bu güne) hapsetmek olmuş, İstanbul’da kaldığı halde hareket alanı daralan asker-sivil farketmeksizin, işgale karşı direnmekte tereddüt göstermeyen herkes, vefakar emekçilerin bulunduğu ve insana sadakat sınavda her sefer on üzerinden on almış Anadolu’ya geçmek telaşına düşmüşler.

    Kazım Karabekir Paşa’nın geçişi ile başlayan ilk hareketlenme pek isabetli olmuş, sağlam yapısı ile İşgalci ve işbirlikçi güçlere kan kusturan 15. Kolordu dağıtılmamış olduğu gibi, işgale direnişe de zemin hazırlamıştır.

    Sonra, milletimizin ve de mazlum milletlerin büyük şansı, Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal, asker ve sivil kurum ve kuruluşlara emir verme yetkisi ile Samsun’a gelmiş, umulmadık bir manevra ile, Amasya Genelgesi ile temel doğrultuyu önererek, derhal Savaş’ın muhtemel girdilerini örgütlemeye koyulmuş, ufak tefek itirazlara, hatta yetkileri elinden alınmasına takılmadan, diğer yürekli asker ve sivil yetkililer ile, işi hiç kimsenin bertaraf edemeyeceği yükseltiye getirmiştir.

    Böylece, her türlü engelleme hamlelerine karşın Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde birleştirilen milli güçlere “hedef ve yöntem” kazandırılmış, bütün aşamalarda temsilciler ve bilgilendirme metinleri ile bu coşkulu itiraza milletin hepsi ortak edilmeye çalışılmıştır .

    Kuvayi Milliye ruhunu, milletin dinamik güçlerinin içine işleten bilgilendirme, birleştirme çabaları can pahasına sürdürülürken, son hareket için, hep birlikte karar vermek icap ettiği ayan beyan ortada gözükmüştü, çünkü bu savaşın sonunda yok olmak ve kazanmak denen iki ihtimal de aynı orandaydı.

    Kuvayi Milliye ruhundaki inanç ve imanın dengeyi değiştireceğine ancak tarihin keskin dişleri karar verecekti, işte bunun için çokları anlamasa da, Mustafa Kemal hazırlığın her aşamasında milletin bu oylumdaki ağırlıklı gücüne işlerlik kazandırmış, her ne kadar zor da olsa sürece aitlik ve sorumluluk alma çabalarını gönüllülük esasıyla halletmişti. Geriye bütün milletin kararı kalmıştı.

    Bu kararın verilmesi için de, milleti temsil edenlerin buluşacağı, tartışıp karar vereceği, bütün dünyanın gözleri önünde cereyan edecek işleyişin ortak akıl arayışının kurumunu ilan vakti gelmişti. “Milletin geleceğini kendi azim ve kararı kurtaracaktır”, “hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır”, “ya istiklal ya ölüm” kararının milletçe tescili kaçınılmazdı.

    Kalan zamanda, milli güçleri ve savaşa ikmali yönetecek millet ölçekli kurum, Büyük Millet Meclisi tarihin rahminden milletimizin umuduna çağrılmıştır. Tarihler 23 Nisan 1920’yi gösterirken, gözü dönmüş işgalcilerin, işbirlikçilerin boğmaya çalıştıkları ‘milli mücadeleyi” eşsiz dahinin öncülüğünde katıksız vatanseverler kurtuluşa azmetmiş Türk Milleti’ne emanet etmişlerdi.

    Artık, “İstiklal Savaşımızın” komuta merkezi oluşturulmuş, gerisi O’na kalmıştı. İnönü Muharebeleri, Dumlupınar dövüşleri, Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz ondan sonraki haykırışın gerçekleriydi. Vatanın her yanından, hatta mazlum milletlerin yüreklerinden gelen akıl almaz destek ile, kuyruğu düğümleyip giden her türlü meymenetsizlerin arkasında bıraktığı, Kurtuluş Savaşınızın en büyük karargahı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 101. yılı bu gün işte; 23 Nisan 2021.

    O hem gazi, hem de kahramanlıklar hazinesidir. Milletimizi ve O’nun geleceğini, “muasır medeniyetlerin” seviyesinin de ötesine geçirecek, “hakimiyetin kayıtsız şartsız” millette olduğunun garantisi olan, demokrasimizin yürek gücü olmakla ayrıca bizi bahtiyar eden o güzeller güzeli, şanı büyük hazine.

    Ne mutlu O’nu yaratanlara.

    Devamını Oku

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.