DOLAR 17,9331 -0.03%
EURO 18,4099 -0.71%
ALTIN 1.038,510,60
BITCOIN 4388560,97%
Ankara
29°

AÇIK

04:25

İMSAK'A KALAN SÜRE

Abbas Turan

Abbas Turan

09 Ağustos 2022 Salı

Bişeycilik Kölelik, Biricilik Daniskası

Bişeycilik Kölelik, Biricilik Daniskası
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Tutku söz­cü­ğü­nü ifa­de­siy­le bir­lik­te se­ve­rim. Önü alın­maz, is­yan­la bile eş değer sa­yı­la­bi­lecek coş­kun­luk içe­rir. Bağ­lı­lık, is­te­me ve sa­hip­lik gibi bir­bi­ri­ne hısım an­lam­la­rın can ver­di­ği söz­cük.

Böyle dü­şün­me­me kar­şın, aşı­rı­lık ve taş­kın­lı­ğa varan is­te­me­le­ri içer­di­ği se­be­biy­le, ta­rif­te çok kul­lan­mam. Za­man­la kes­kin­le­şen, or­ta­mın­da pi­ra­na ba­lık­la­rı gi­bi­lik ka­za­na­bi­len yoğun bir duy­gu­nun bi­ri­cik adı olu­yor. Gözü gör­mez, izanı ta­ru­mar eden, yar­gı­la­rı söküp atan bir ey­lem­li­li­ğin duy­gu­su ol­ma­ya baş­lı­yor, do­la­yı­sı ile de, in­sa­nın ruhu den­ge­li doğal sey­ri­ni bo­zu­yor.
Bu bir.

Aidi­yet söz­cü­ğü­nü te­laf­fuz et­mek­te (aynı te­laf­fuz ke­li­me­sin­de ol­du­ğu gibi) zor­lan­mak­la bir­lik­te, içer­di­ği anlam öze­lin­de önem­se­rim. Çok­lu­ğu ve ha­ya­tı bö­lü­şür­ken can cana iç içe­li­ği tüter. Ba­ğım­lı­lı­ğa yakın duran, bağ­lı­lık ve önem verme ey­le­mi­nin kök duy­gu­la­rın­dan­dır. Tut­ku­ya yak­laş­tık­ça ma­ra­zi hal alır ve bağ­lı­lık de­re­ce­sin­den ba­ğım­lı­lık dü­ze­yi­ne ev­ri­lir. Dik­kat edil­mez ise, ira­de­yi ba­ğım­lı­lık or­ta­mı­nın or­ta­lık malı ede­bi­lir.

Aidi­yet, dile ge­ti­ril­me­se bile, men­sup­luk, ağır­lı­ğı olan bir grup veya or­ta­mın her nevi de­ğe­ri­nin pay­da­şı olmak duy­gu­su­nun gü­ve­ni­ni ya­şa­tır in­sa­na. Onu da geç­tik, ya­ra­la­ma­sı muh­te­mel yal­nız­lı­ğın ve kim­se­siz­lik der­di­nin top­lum­sal der­ma­nı da de­ne­bi­lir. Hatta, den­gi­ne gel­miş ise, ye­ri­ne mu­adi­li bile öne­ri­le­me­yecek ilaç­tır.
Bunu da ko­ya­lım bir ke­na­ra.

Ge­le­lim şu ünlü da­ya­nış­ma söz­cü­ğü­ne. Türk­çe­li­ği se­be­biy­le se­ve­rek yar­dı­mı­ma ça­ğır­dı­ğım bu se­vim­li söz­cü­ğün yeri benim da­ğar­cı­ğım­da imece ile at­ba­şı gider, ni­ye­si ba­şı­nı­zı ağ­rıt­sın is­te­mem, ancak şunu söy­le­yip, me­ra­mı­mı an­lat­mış ola­yım; imece yit­me­si muh­te­mel bir söz­cük, anlam bi­le­şen­le­ri kır­sal çağ­rı­şım­lar, bir de gön­lük ifa­de­ler­de geç­me­di­ği gibi edebi me­tin­ler­de de na­si­bi kesik. Az buçuk Ana­do­lu tüt­tü­ğü se­be­biy­le, köylü de olsa, ge­le­ce­ğe çok şey ta­şı­ya­bi­lir diye dü­şü­nü­yo­rum. Ona sebep, da­ya­nış­ma gibi, özel­lik­le şe­hir­de bi­linç­le, ku­ral­lar ve il­ke­ler da­hi­lin­de oluş­tu­rul­muş yan ya­na­lık­la­rı üret­ken ka­lın­ma­sı­nın eylem adı olan bir söz­cü­ğe karşı, ala­nı­nı ge­niş­let­mek öze­lin­de pek şansı yok. Neyse, da­ya­nış­ma­yı da ko­ya­lım tek­rar ge­le­ce­ği­miz ke­na­ra.

Sıra, insan ol­mak­la kop­maz bağı, ebedi mec­bu­ri­ye­ti olan irade söz­cü­ğün­de; gör­ke­mi, kap­sa­mı ve de­rin­li­ği şüphe gö­tür­mez bir güç­ten söz edi­yor de­mek­tir ifa­de­sin­de onu kul­la­nan. Her ne kadar, biraz da yan­lış bul­du­ğum, “irade bu­yur­du­lar” söy­le­yi­şin­de ol­du­ğu üzere, emir an­la­mı olsa da, istek ve arzu an­lam­la­rı daha bas­kın olan bir söz­cük.

Türk­çe’de, öz­gür­lük kadar, öz­gün­lü­ğün de değer ren­gi­ni, bir ve­si­le ile irade söz­cü­ğü net­leş­ti­ri­yor. İra­de­si­ne hakim bir insan, ira­de­si ipo­tek al­tın­da ol­ma­yan biri, ira­de­sin­den haczi kal­dır­mış ki­şi­lik­ler gibi ifa­de­le­rin sizde çağ­rış­tır­dık­la­rı­nı et­raf­lı­ca de­ğer­len­dir­di­ği­niz­de ne demek is­te­di­ği­mi daha net an­la­ya­ca­ğı­nız­dan emin ola­rak şunu da ek­le­ye­yim; irade söy­le­ni­şi öze­lin­de de ruhu ken­di­si­ne yar eden bir söz­cük. Sanki ira­de­si­nin bi­lin­cin­de olmak, bir ağaç gibi hür, bir orman gibi kar­deş olmak dü­şü­nün de gü­ven­ce­si gibi. Çünkü, irade ih­ti­ya­cın var et­ti­ği ve bes­le­di­ği ger­çek­tir. Dav­ra­nı­şın motor gücü de de­ne­bi­lir.

İnsa­nın top­lum nez­din­de­ki an­lam­lı var­lı­ğı ira­de­nin bi­linç­li ve za­ra­rı en aza in­dir­miş ilim­le yö­ne­ti­miy­le­dir. Tutku da ira­de­nin ev­ri­lik ha­lin­den iba­ret­tir, yarar veya zarar bo­yu­tu te­za­hür ve şid­de­ti­ne bağlı ol­mak­la bir­lik­te ke­sin­lik­le bi­linç­li mü­da­ha­le­nin dört nala ko­va­la­dı­ğı­dır.

Ke­na­ra koy­du­ğu­muz, diğer söz­cük olan da­ya­nış­ma­nın öz­gür­lük­le ve öz­gün­lük­le bağı yok ise ayrı, ira­de­ye da­ya­lı kökü yok ise ayrı ni­te­lik ka­zan­dı­ğı­na kani ola­bi­li­riz. İrade sizin değil ise, bun­lar­la il­gi­li her dav­ra­nış di­ğe­ri­nin ira­de­si­nin ge­re­ği­dir ve sizi dav­ra­nı­şa sevk eden ih­ti­yaç da sizin de­ğil­dir.

İşte bunun ve buna du­yar­sız­lı­ğın ya­rat­tı­ğı or­tam­da kök salıp hayat bu­lu­yor, bi­rey­sel baş­la­yıp her­kes­lik iş­le­re sebep olan bir­çok şey.

Bi­şey­ci­lik ve bi­ri­ci­lik bu so­run­la­rın ikiz gibi al­gı­lan­ma­sı muh­te­mel za­val­lı ve hayat or­ta­mı adına ge­rek­siz­lik arz eden ço­cuk­la­rı­dır­lar.

Do­ğa­sı ge­re­ği, irade bi­lin­ci­nin kay­bol­muş­lu­ğun­da pa­laz­la­nan bi­şey­ci­li­ğin et­ki­le­ye­ni, bi­li­ne­nin öte­sin­de bir çok­lu­ğa sahip, bi­rin­ci­li­ğin o kadar ol­ma­sa da, yine de en az üç baş­lık­ta ele alı­na­bi­lir­li­ği olan ha­cim­de ol­du­ğu ka­na­atin­de­yim.

Ge­lecek ya­zı­da bun­la­rı ko­nu­şa­lım is­ti­yo­rum.

Devamını Oku

Zombilik ihtimal dahilinde

Zombilik ihtimal dahilinde
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Meş­ga­le ve iş, in­sa­nın işe ya­ra­dı­ğı­nın top­lum­sal tes­ci­li ol­du­ğu se­be­biy­le öne­mi­ni ko­ru­yor. İşin var ise, eko­no­mik değer alış­ve­ri­şin­de gü­ve­ni­lir, sos­yal iliş­ki­ler­de de ken­di­ne gü­ve­ni olan ki­şi­lik­te al­gı­la­nı­yor­sun. Bir de bun­la­ra bağlı diğer et­ki­le­yen­ler ek­se­nin­de, büyük öl­çek­li karar alma odak­la­rın­da (dev­let, hü­kü­met, parti, STK vb) dik­ka­te alı­nan­lar ara­sın­da olu­yor­sun.

Bu durum böyle devam edi­yor gibi, ancak bi­rey­sel oy­lu­mun­da ge­çi­mi ve ge­le­ce­ği ile il­gi­len­mek­ten başka şeye me­ca­li kal­ma­yan­la­rın gö­zün­den kaçsa da, kü­re­sel bo­yut­ta et­ki­si­ni sü­rat­le ar­tı­ran, in­sa­nı ve in­san­lı­ğı, be­de­ni ve bil­gi­si dahil, kur­du­ğu dü­zen­le­ri de de­ğiş­ti­recek ge­liş­me­ler ya­şan­mak­ta.

Ge­nel­de, dün­ya­da­ki “blok­lar” ara­sın­da ya­şa­nan, ye­rel­de de ide­olo­jik, inanç­sal ve etnik di­diş­me ola­rak ni­te­le­ye­bi­le­ce­ği­miz, bi­re­yi ve top­lu­mu, bi­linç iş­ler­li­ği ve işe ya­rar­lı­ğı ba­kı­mın­dan diri tutan bir­çok de­ğe­ri/bi­ri­ki­mi, dili ve ku­rum­la­rı ara­dan çı­ka­ra­cak bu ge­liş­me­le­rin ba­şın­da ya­zı­lım, bi­li­şim tek­no­lo­ji­si, büyük oran­da buna bağlı olan bi­yo­tek­no­lo­ji gel­mek­te­dir.

Ko­nu­nun ay­rın­tı­la­rı­na gir­me­ye­ce­ğim, fakat şunu be­lirt­mek is­te­rim; ken­di­nin dı­şın­da­ki dün­ya­nın iklim bil­gi­le­ri, madde bil­gi­le­ri, döngü bil­gi­le­ri ve onlar ara­sın­da­ki iş­le­yi­şin bil­gi­le­ri­ne vakıf olan insan, her­bir şeyi kendi ya­ra­rı­na yö­ne­te­bil­mek be­ce­ri­si­ne az çok eriş­miş­ti, ne yazık ki bu de­di­ğim ge­liş­me­le­rin mey­da­na ge­ti­re­ce­ği bilgi ve et­ki­le­şi­mi yö­ne­te­cecek halde değil gi­bi­me ge­li­yor.

Zihin de­ni­le­ni, duy­gu­la­rın kök bil­gi­le­ri, beyin ile or­gan­la­rın söze gel­mez mü­kem­mel­lik­te­ki uyu­mu­nu ma­ni­pü­le ede­bi­lecek im­kan­la­ra ula­şan in­sa­nın/yapay ze­ka­nın insan ve ruhu üze­rin­de ne tür et­ki­si­nin ola­ca­ğı­nı da ya­şa­ma­dan an­la­ma­sı­nın im­ka­nı yok diye dü­şü­nü­yo­rum.

Üret­ti­ği ve hakim ol­du­ğu her türlü aracı ge­re­ci kul­la­na­rak, kaş ya­pa­lım der­ken göz çı­ka­ran, yani, in­sa­nın sağ­lık­lı, den­ge­li ve gü­ven­li ya­şa­ma­sı için sı­nır­sız öneme sahip olan dün­ya­nın “eko­lo­jik” den­ge­si­ni bozan akıl, şimdi de, daha kar­ma­şık iş­le­yiş­le yol alan bi­yo­tek­no­lo­ji ve bi­li­şim tek­no­lo­ji­sin­den kay­nak­lı ge­liş­me­ler ile yüz yüze ge­li­yor. Bu du­rum­da, iç dün­ya­sı­nın şif­re­le­ri­ni çöz­müş, ken­di­ni di­le­di­ği gibi var etme im­ka­nı­na sahip olmuş insan, zi­hin­sel iş­le­yi­şi­nin mü­kem­mel­li­ği­ni bozup her şeyin mah­vı­na da sebep ola­bi­lir.

İste­mem tabi de, in­sa­nın her­han­gi bir se­bep­le, iş­lev­siz ve işsiz ol­ma­sı­nın do­ğu­ra­ca­ğı so­nuç­lar­dan en önem­li­si, onu dün­ya­da­ki olup bi­ten­le­re mü­da­hil olma gücü ve asıl önem­li­si ar­zu­sun­dan mah­rum ede­ce­ği­dir. Bunun Türk­çe­si, umut­suz­luk ve kö­le­li­ğe ra­zı­lık­tır. Do­la­yı­sıy­la da, ken­di­si­ne tah­sis edi­len, ken­di­ni ve ru­hu­nu il­gi­len­dir­me­yen statü, meş­ga­le ve rol­le­re razı, sa­de­ce (kor­ka­rım ki) hib­rit bes­le­nim ih­sa­nı­na fit, ha­ya­tın ana ta­dı­nın uza­ğın­da­lı­ğa ey­val­lah der ola­cak­tır. Bunu dünya öl­çe­ğin­de ve kit­le­sel ola­rak kabul eden­le­rin ha­ya­tın­da, el­bet­te ki, eko­no­mik bu­na­lım, bilgi kir­li­li­ği, umut ta­cir­li­ği, soy­gun, sal­gın has­ta­lık, sa­vaş­lar, doğal afet­ler, etnik ay­rım­cı­lık gibi şey­ler ya ge­ve­ze­lik oy­lu­mun­ca laf olsun tü­rün­den ya da hiç ol­ma­ya­cak­tır.

Bun­dan son­ra­ki ya­zı­la­rım­da başka bo­yut­la­rıy­la da ele al­ma­yı dü­şün­dü­ğüm bu ko­nu­nun, bi­li­şim, bi­yo­tek­no­lo­ji ve in­sa­nın iç iş­le­yi­şi ile il­gi­li mü­hen­dis­lik so­nuç­la­rı­nı ge­le­ce­ğin in­sa­nı için ya­kı­şır etmek, her aşa­ma­da umut­lu olmak ge­rek­ti­ği­ne ina­nan­lar­da­nım. Bunun için, ha­ya­ti önem­de ol­du­ğu­nu dü­şün­dü­ğüm bir ge­rek­çem var, o da şu; insan her­bir olu­şun tam ger­çe­ği ile uygun anda kar­şı­laş­ma­lı ki ona göre ha­ya­tı­na ka­ta­bil­sin o ger­çek­le­ri ve et­ki­si­ni, aksi halde insan de­di­ği­miz bü­tün­lük, zih­ni­ne mu­sal­lat olan ger­çek­li­ği de­ğer­len­di­rip an­la­ya­bil­mek­te ye­ter­siz ka­lı­yor, bunda ötürü de kor­ku­yor, fe­la­ket kur­gu­su ya­pı­yor. So­nuç­ta, bun­la­rın ka­osu­sun­da, ha­ya­ta mü­da­hil ol­mak­mış gibi al­gı­la­dı­ğı, ken­di­ni vakur ve an­lam­lı his­set­ti­ren bey­hu­de ve umut­suz­luk ya­ra­tan ça­ba­lar­la vak­ti­ni har­cı­yor.

Ola­bi­lir, şu söy­le­dik­le­ri­miz için­de, bi­yo­tek­no­lo­ji, tek­no­lo­jik imkan gibi ke­li­me­ler veya için­de geç­tik­le­ri ko­nu­lar ki­mi­le­ri­mi­ze soyut, hatta son de­re­ce çok uzak me­sa­fe­de du­ra­bi­lir, ancak yakın za­man­da an­lam­sız­lık, iş­siz­lik, kö­le­lik ve ruh çü­rü­me­si gibi ka­bu­lü zor ger­çek­ler ola­rak kar­şı­mı­za ça­ka­bi­lir.

Rek­lam­lı et­ki­le­yen­ler­le in­sa­nın ha­li­ne çare gibi su­nu­lan ko­mü­nizm­den fa­şiz­me, li­be­ra­lizm­den altta ka­la­nın canı çık­sın­cı­lı­ğa kadar bir çok yol ve yön­tem­le­ri de­ne­yen insan, ru­hu­nu geçip git­mek­le yap­tı­ğı ha­ta­dan dönüp, ona göre yön­tem­ler ge­liş­tir­me­li­dir.

Yoksa, yeni im­kan­lar­la ya­rat­tı­ğı me­de­ni­ye­tin kö­le­si olmak baht­sız­lı­ğın­dan kur­tul­ma şan­sı­na ere­me­ye­cek­ler­dir.

Umut, her şey­den daha çok ola­nı­dır onun.

Devamını Oku

Yokmuş gibiliğin dayanılmaz varlığı

Yokmuş gibiliğin dayanılmaz varlığı
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Var olmak ikinci bir kişi için maddesel varlık ile ispat gerektirse de, kişinin kendisi için var olduğunu hissetmekile anlamlıdır. Mesele de budur zaten. Değerli deseler ne, varlığınız varlığımızın sebebi deseler ne, eğer siz varlığınızı anlamlı bulmuyor veya yaşadığınızın özel onurunu hissetmiyorsanız hepsi hikaye. İşgal ettiğiniz varlık alanı dahil sizinle ilgili her şey başkaları hesabına işleyen süreçlerin malzemesidir. Gücünüz, mecburiyetlerinize yetti yetti, yoksa çok şeyi yok pahasına feda ederek canı sürümeye merhamet dilenirsiniz.

Var olmak, kişinin tarihi esasında ele alınırsa, belli bir yaşa kadar yön vermek kudretine sahip olmadığı dönemi de kapsar. İnsan hukuken bile belli bir yaşta iradesine hükmeder, kendi kararlarını alır ve varlığını toplumun nazarında saygın edecek hale getirmeye çalışır. Bunda temel amaç da zaten, kendi varlığı özelinde hissettiklerinin toplumun veya kendisine kıymet vermesini canı gönülden istediklerinin alkışına mazhar olmaktır. Hem böylece, toplumun güvenli alanında, nafakasını teminde zorlanmayan, sözü ve eylemlerinden ötürü sürekli olumlulanan, kısacası doyumuna olmasa bile ruhuna yetecek refaha ulaşmış oluyor.

Böyle hal insan açısından o kadar önemli ki, beslenmesinden tutun da gülüşüne kadar herbir şeyin derin anlamını yaratır. Çünkü, yaşatanlık açısından insan varlığının maddesel belliliklerini, yani her alanda ürettiklerini anlamlı bulması kadar manevi varlığının belgesi sayılabilecek duygularını kendi ruhuna yakışır sayması da önemli. Zaten insan bedensel varlığının kahrını ve nazını daha çok duygularının akarını ve etki alanını keyif verecek bir olumluluğa taşımak adına çeker. Bunun elbette, kişi özelliklerine bağlı olarak, takvimi, yöntemleri veya hızı değişebilir, fakat değişmeyen şey, aklı toplumun kabul sınırları içinde bir sağlığa sahip olan kişinin taktir edilmek, anlaşılmak veya anlamlı bulunmak gibi yakıcı ihtiyacı olduğudur.

“İt ile çocuk rağbete dolanır” diyen büyüklerimiz, insana özgü davranışın temelinde yatan belirleyicinin, yukarıda ifadeye çalıştığımız, varlığı kişiye değerli eden şeyler olduğuna işaret etmekteler. İnsanlar bunun için o kadar çok şeyi gözden çıkardılar ki, bunlardan bazıları savaş, cana kıyma, terk, hırsızlık, hırs gibi olumsuzluklar olarak zuhur eder. Çünkü, kendini kabül ettirme adına, şaşırtıcı, gücünü veya onsuzluğun bedelini ortaya koyacak işler yapmayı denemek sınırına gelen bilinç, bazen başka seçeneği hesaba katabilecek iradeden yoksun kalır. Marazi, yani hastalıklı olsa da, bu durum, beşeri varlığın iç alemindeki işleyiş ihtiyaç-dürtü ve müdahili olan bilinçle doğrudan ilgili bir gerçek.

Yediğiniz, içtiğiniz veya hayata müdahil olma potansiyeliniz sizin dışınızdakilerce var kabul edildiği sürece – kendiniz hissetmeseniz dahi – yaşayanlar listelerinde adınız geçer. Bunun anlamlı olması ve ömrünün uzunluğu toplumun bahşettikleri ile desteklense bile kişinin öpöz parçası olan çaba, doğrultu ve irade özgürlüğü ile mümkün. İnsanın kendine anlamlı gelmesinin, toplumsal ilişkilerinde de çekim alanı oluşturacağına inanıyorum. Doğma değil de, insanın kendine yabancılaşmasının önüne geçecek, hayatı bölüşürken özgünlük rengi verecek duruşa ihtiyacı hep olacak.

Argo da olsa, biz buna “omurga” diyoruz;; yokmuş gibiliğin canına okuduğu gibi, anlamı ayağa düşüren minik hesaplara tenezzülü dahi yasaklayan insan iradesi.

İnsan yaşadığı sürece var olmalı Mustafa.

Devamını Oku

Yine insan

Yine insan
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Sizin için de doğru mu bilmiyorum; insan kendini sevindiren birşeyler düşünürken yavaşlar, unutmak istediği can sıkan şeyleri düşünürken hızlanır. Hızın anlamayı ve kaydı zaafa uğrattığını daha önce söylemiştik, buradan hareketle, hız bir anlamda kaçışın da gıdıklayıcısıymış gibime geliyor. Kendisini hafife alan insan, anlamaktan çekindiği gibi, anlamdan da, aman neme lazım dercesine uzak duruyor. Onun için varsa da yoksa da bir eli yağda bir eli balda olsuna çabalamak. Her şeyi paket ve standart (kutusunda) olarak alıp tüketmek telaşı yüzünden müdahil olmak, birlikte üretmek, manaya ruhunu hısım etmek gibi hayatı derin algılamak/yaşamak eylemlerini teğet geçiyor. Bir bakıma tasarlanmış, günübirlik, kimliği ve kişiliği adına prangadan öte anlam ifade etmeyen eylemlerin figüranı oluyor. Dolayısıyla, birileri tarafında hayatın çeşitlilik ve özgürlük fırtmalarının önüne geçilmiş, uysal insan modeline kavuşulmuş oluyor.

Peki kimler veya neyler adına ıslah(!) ediliyor insan, asıl soru bu?

Müzikten, yolculuğa kadar kullandığımız her imkana hız özelinde yatırım yapıldığına göre, insanı aklına ve ayaklarına yük olmayacak hafiflikte isteyen üst akıldan söz edilebilir. Anlaşmak veya anlatmak yerine hizmetin mühendislerince hazırlanmış “sözleşmelere uyma” güvencesi vererek mini boyutta da olsa kural ihlaline kalkışması muhtemel akıla veya gönüle hukuksal pranga vurulmuş oluyor. Sanalı ruhun yaşama alanı haline getirmiş olanların, dünyanın petrol kuyularından, madenlerden, tarım alanlarından, su havzalarından ve bilcümle eğitim ortamı sahipliğinden beri gelmediklerini, kullandıkları taktirde minicik aklı olanlar bile anlayacaklardır.

Hep ifade etmeye çalıştığım gibi, insanın hem sosyal hem de beden genetiğinin, manipüle amaçlı kontrol altına alınmaya çalışıldığıyla ilgili kuşkularım var. Bilmekten, düşünmekten, konuşmaktan ve en kötüsü de çalışmaktan sıtkını sıyırmaya (kurtulmaya) yorulan insanların sayısının sandığımdan çok olmasını başka neye yordamalı bilmiyorum. Çocuklarını takipten, ülkesinin ve dünyanın olup bitenlerini duymaktan, dünya ateşe yansa bir yolum otu yokmuşcasına kaçanların sağlıklı olduğunu düşünmek mümkün mü?

Dünyanın her yerinde insanın değer ölçüsünü, değerli yargısını, değerliden değer tedarik etme çabasını, onu soyuta müptela kılarak beyhude hissettiriyorlar. Ellerimizde telefonlar, kulaklarımızın zar dibine inşa edilmiş ses mucizeleri, bedenimize dilediğimiz kadar kurgulu/maddeli müdahaleler, taptığımız takımlar, partiler, güç odakları, moda, madde ve doyurmayan özgürlükle birbirimize bile anlamsız gelmeye başladığımızı inkar edebilir miyiz? Beklediğimiz mesaj, zile basmakta olan bir yakınımızdan daha şiddetli heyecan yaratmıyor mu? Bir bakıma insan, diğer insanı sanal vasıtalardan edindikleriyle kafasında yeniden oluşturuyor ve o biçimiyle değerliyor. Şaşırtıcı olan şu ki, gerçeğiyle karşılaşmak dahi istemiyor. Kimi “sosyal medya fenomenlerine” dikkat ederseniz, insanın güzele ve güzelliğe koşar eden hasletlerin kışkırtılması gerekirken, argoya, çıplağa, küfüre, saygısızlığa, merhametsizliğe, şiddete sürükleyen içeriklerin emekçiliğini yapıyorlar. Bir de şu var ki, bunun talep yoğunluğu ile alabildiğine ilişkisi var.

Dünyayı çekilmez bir hayatın kargaşalı cenderesi algılayanlar da, kendilerince bu çekilmezliğin panzehirini derlemekle meşgul oluyorlar. Tercihlerinin insanı evrensel iyiye taşıyacaklardan olmayış sebebi bu. Bir de, iyileri başarısız, arsızı, her yolu mübah göreni güçlü, bu gücü merhametsizce kullananı da model eden tanıtıcı/bilgilendirici odaklar var dünyada, bu da umudu kökünden tırpanlıyor. Oysa, kötünün iyiden kat kat daha fazla yayıldığına tanık olanların iyiyi ve güzeli özlediğini bilmeyenimiz yok.

Kötüler ve kötülükçüler tarihin belli başlı her döneminde yenilmişler. Bunun coğrafi ve kültürel birçok sebepleri var tabi, ancak en önemli sebebi insanın vicdanı ile gönlü arasındaki işleyişi aklı ile aynı zeminde tutan, ruhu da kapsayan genetik yapının estetiğe yatkınlığıydı.

Şu günlerde “vahşi kapitalizm” denilen fırtına o yapının güzel ile olan sevdalı bağını çürütüyor. İnsanı hayasız veya madde etmeden çürütücülerin başarı şansının olmadığını bilenlerin birleştiği müthiş bir çağdayız.

Yavaş olun derim.

Devamını Oku

Bayraksız düğün mü olur?

Bayraksız düğün mü olur?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bayrak, kültür açısından sanıldığı kadarın çok ötesinde bir değeri ifade ettiği sebebiyle , milletlerin gelenekselleşmiş etkinliklerinde en çok onu görürsünüz. Kanıksanmışlığı sebebiyle varlığı çok konu edilmese bile, yokluğu anında dikkat çeker.

Düğünlerimizde, “düğün” ifadesi “bayrağı kalkacak” bildirimiyle birlikte kullanılır. Yani, “yarın düğün başlıyor”dan ziyade yarın bayrak kalkıyor denir bizde. Aileden, topluma, hatta millete kadar birbirine bağlı münasebetin en belirgin nesnelerinden biri olan bayrağın aidiyet temelindeki birliğin başat simgesi olduğu da bir gerçektir. “Al bayrağın dürülü kalsın” biçimindeki kargış bile bayrağın öncelik sırasını netleştirmek açısından yeterli diye düşünüyorum. Köyün veya mahalin, özellikle damadın evini de içeren yapılarının en yüksek bacasına, uzun, sağlam, doğru ve bayrağı taşıyacak sevimlilikte güzel bir direk, ucuna engelsiz salınacak biçimde yerleştirilmiş bayrak olmak şartıyla alkışlar ve dualar eşliğinde dikilir. Gerçekte bu, başladı başlayacak düğünün meşruiyet imzasıdır. Bundan sonraki kına yakma, gelin almaya gitme, yiğitbaşıların karşılaşması, damadın ve gelinin yıkanması, gezdirilmesi dahil her aşamada kesinlikle bayrak birinci öge olarak korunur ve gözetilir. Hatta, yastık yarışları olduğu gibi bayrak yarışları da yapıldığı düğünler yaşanmaktadır.

Kutsallığı millilikten daha öne geçmiş olması muhtemel bayrağın, sembol olarak ifade ettiği genel değerin ve anlamların yaşatılmasından doğal ne olabilir demeyin, bazı zaman herhangi bir sebeple haksızlığı yapıp telafi etmemekte ısrar eden kişilere, genç ise “albayrak görmeyesin”, çocukluysa “Allah çocuklarına albayrak göstermesin” denmesi kadar sıradanlaşmış çok az ifade var. Şöyle bile dense abartı olmaz; bayrağı düğünde görmek kadar ruhu ve sosyal ortamı güvenli kılan etkileyici yok.

Düğün ve bayrak demişken okuduklarımdan aklımda kalan iki tarihi olayı paylaşayım sizinle.

Yer Tarsus, tarih işgal yıllarının başı, yani 1919. O zamanlar Fransızlar ile İngilizler kendi aralarındaki alver işlerindeki dengeyi işgal üzerinden de sürdürmekteler. Tabir yerinde ise biri bırakıyor diğeri alıyor. İlk çıkarmayı Çukurova’ya yapan Fransızların köpeksiz köyde değneksiz gezen berduşlar misali pervasızlıkları bir yana, ilk işleri o zamanki Gümrük Binası’na saldırarak, kapı, pencere ve diğer yerlerdeki ayyıldızları kazmalar, baltalar ve külünklerle söküşleri işgalden ötürü kahrolanları öfkelendirdiği kadar öç almaya da kışkırtmıştı.

Üstüne üstlük, işgale karşı çıkışın önünü kesmek için, yerel halkın gözde insanlarından Hacı Zade Ahmet Efendi’yi, Kadı Tahsin Efendi’yi hapse attıkları gibi, tuzlu su içirip işkence yaparlar, hatta Hacı Zaptiye olarak bilinen bir vatandaşı evinden alıp yağ fabrikasının istim kazanına atarak diri diri şehit ederler.

Bu tür eylemleri gerçekleştiren işgalci tayfanın yerel yardakçılarının aşırı çabası sebebiyle, ta baştan silahları alınan direnici güçlerin kıpırdamasına imkan kalmamış gibiydi. Yine de, polis ve jandarma gücünü yerel işbirlikçilerden oluşturmak çabalarına direniliyor, hatta zamanın Tabur Komutanı Yüzbaşı Haydar Bey Türk gençlerini ve ihtiyat zabitlerini gizliden gizliye jandarma yazılmaları için çağırıyor, bir bakıma Kuvayi Milliye’nin bir kolunu oluşturuyordu. Çukurova, Tarsus ve köylerindeki hareketlenmenin ağırlıklı akış yönü böylece netleşiyor, olan bitenler de hesabı sonra görülmek üzere bir yerlere not ediliyordu. Hatta sağda solda asılı veya yapıştırılmış Türk bayraklarını görmeye dahi tahammül edemeyen işgalciler düğünler dahil herhangi bir yerde bayrak çekilmesine müsade etmiyorlardı. Bir ara, Tarsus’un Pirömerli Köyü’de yaşlıların bayraksız olmasını istedikleri düğüne “düğün bayraksız olmaz” diyerek karşı çıkan gençlerin hakkı olduğunu söyleyerek Fransızların hükümet yasağına “gençlerin hakkı var, çalın davulunuzu, çekin bayrağınızı, ne gelecekse bana gelsin” diyerek ayrı bir direniş gösteren Jandarma Takım Kumandanı Lütfü Bey’den cesaret bulan gençler bayrağı düğünün olmazsa olmazlığından ayırmamışlardır.

Bir ara Fransız komutan, esir alıp, Mersin Kışlası’nın tel örgüleri arasına hapsettikleri direnişçilerin içinde bulunan Adanalı subay Musa Kazım Bey’e esirleri toplaması emrini verir ve kışlaya Fransız bayrağı çekileceğini duyurmasını söyler. Kahraman subayın, hiç düşünmeden verdiği cevabı siz de duyun istedim, işte o cevap:
“Yanılıyorsun kumandan efendi, biz sizin bayrağınıza selam vermemek için bu tel örgülere girdik.”

Yani kardeşlerim, bayrak dediğimiz şey, şekli merasimlerin moda süsü değil, dünü, bu günü ve yarını insanın yüreğini kayım tutan değerlerle buluşturan üst değerlerin simgesidir.

Bütün milletler için bu böyledir, bizimkinin nazlı oluş sebebini anlatmaya yürek dayanmaz gibime geliyor.

Sizin de bilginiz gibi.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.