DOLAR 13,44661.04%
EURO 15,30371.51%
ALTIN 768,180,92
BITCOIN 7602810,03%
Ankara

AÇIK

17:44

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Abbas Turan

Abbas Turan

24 Kasım 2021 Çarşamba

    Şiiri sever misiniz?

    Şiiri sever misiniz?
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Şiir okuyun derim ustalardan.

    Zamanı mı diyenler olacaktır aranızda, milletin uğraştığı işlere bak hocanın ele aldığı konuya bak.

    Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizeleri arasında sizlerin de bildiği biri var, hani diyor ya “yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe”, tam da bunu demeye getireceğim.

    Tarihin her döneminde, birileri zengin olmuş, birileri yoksul ölmüş, birileri sahip birileri köle, kimleri direnmiş kimileri boyun eğmiş, kimileri zulmetmiş, kimileri zulüm görmüş. Bunların arasında,hangi koşulda olursa olsun, türkü söyleyen veya resim yapan, heykel yontan biraz da delimsek insanlar yaşamıştır, bu gün olduğu gibi. Bunların birazı da, şiir insanları, şiirin insanları.

    Şiiri hayatımızda var etkin ve etkili kılmaya çalışan insanların anlamı da yaşattığını biliyorum.

    Şiir gibi olan her şey sevilesi ve farkında olana anlam katandır.

    Elindeki teknolojik imkanlar sebebiyle dünyanın her şeyine hakim olduğu duygusuyla yaşamaya alışmış insanların hiç bitmeyen huzursuzluğunun temelinde olan, anlama kavuşamayışıdır.

    Anlam dediğimiz, ruhu da huzur sınırlarına çekip, derleyip toparlayan sanı. Bu gün diyoruz ya, hiç bir şeyin tadı tuzu yok, işte anlam da kimilerince yitirilmiş olan, hatta olmayan şey.

    Şiir, anlık veya süreçlerde, insanın duygularını yer yer düşünceleriyle yoldaşlık ederek kendine tutan, kısa ve güzel eserdir, olgu da denebilir. Anlamın duyguyla olan hısımlığı et ve tırnak gibi olduğu nedeniyle şiir anlamın da durulayıcısıdır. İnsan yoktur ki, duygusunun farkına vardıkça anlamını sorgulamasın. Dolayısıyla, insanın iç ve dış dünyası ile olan ilişkisinin temelinde, güdülerini de içeren duygu ve tadına erebildiği anlam genişliği vardır.

    Biz eğiticilerin üzerinde durduğu temel kazanımların başında, çocuğun kendine ve topluma anlamlı gelmesini sağlacak bilgi ve beceriler gelmektedir. Arkadaşları tarafından anlaşılamadığını düşünen, bu nedenle önemsiz olduğuna inanan bir çocuğa kalıcı matematik, kalıcı güven ve ileride onu kendisi ve başkalarıyla barışık tutabilecek durulukta bir kişilik kazandırmazsınız, o hep sevilmeye, önemsenmeye ve anlamlı olmaya yatırım yapacak, bunlar için parçalanacak, yer yer hayatına mal olacak ödünler verecektir.

    Şiir, gülüşü ile gözlerinin eşgüdümü kadar, iç sesi ile davranışının uyumunu da sorgulatan ifadelerin özetidir. Bir hayvanın, sizde sezdiği sevgi ve merhamete güvenerek yanınıza sokulması şiirdir. Bir çiçeği koparmaya uzandığınızda beyninizin verdiği emiri sorgulatan duyguların akıp geldiği baş şehir şiiristandır. Çiçeğin rengini, yanındaki yapraklarla bağını, doğa ile uyumunu, sizin elinizde perişan olacağını, diğer çiçeklerle oluşturduğu görkemi bozacağını aynı anda düşündüren güç anlamı da içeren şiirdir.

    Aklınızdan geçip de dile gelmez dediklerinizi, yüreğinize banılmış hali ile gönlünüzde görücüye çıkaran her eylem şiirsellik taşır. Avladığı ceylanın karnından ölü çıkan yavru nedeniyle aslanın yüreğini çatlatan yoğunluğun mayası da şiirdir. Davranışların, muhakeme edilebilme yolunu açan kadim işleyişin damar çeperleri de şiirle kaplıdır. Türkiye dışındaki hısımlarımız, ifadedeki damıtıklığı ve anlamdaki sadeliği sebebiyle yürek sözü derler şiire. Bir ifadeye yürek sözü niteliği katan elbetteki yürekten ötürü buluştuğu anlamlar bütünüdür.

    Masumluğunu beyninize yazan bir çift gözün, çocuğunu doyururken duygulanan ananın, gök mavisine gark olmuş bir çift turnanın, savaş alanı yıkıntılarında rastladığınız bir giysinin, atalarınızdan kalmış eşyaların sizi götürdüğü, görünmese de var olan dünyanın anlama evrilişi şiircedir. Şiire başvurmadan bu anlamı yürekçe ifade edemezsiniz, ifade ettiğinizi sansanız bile sizde kalanı beyanınızdan fazladır.

    Şiir ruhun inceliğiyle doğrudan ilişkilidir. Yükü veya fazlalığı yüzünden özünü kaybetmiş ruhların harcı değildir o. Bir babayı çocuğunun yanında rencide eden kişinin ruhu ile bilinci veya vicdanı arasındaki mesafeyi dolduran şiirsizliktir. Çocuk ile babası arasında örgülenmiş duygu, davranış, tavır ve hayal bağını kavrayamamış kişinin anlam evreni öfkesi veya tamahı kadardır. İnsanı kendine olduğu kadar dışına da yakışır kılan ve anlamlı saydıran eşduyumun (empati) da rengi şiirlidir.

    Üzüntüsünü dile getiremeyen insanın yüreğinin başında tüten yangından tutun da kaybolduğu sonsuzlukta iz bırakmaya çalışan insanın umut yanına kadar, anlamaya kışkırtan ve anlama götüren her oluşun tarafı şiirdir.

    Sevmek, seni seviyorum demekten daha önce şiirdir.

    Anlamak için niyet etmek anlatmaktan daha büyük şiirdir.

    Çalmanın yapacağı tahribatı sezmek çalışmaktan daha derin şiirdir.

    Emeğin değerini candan ölçütlemek, ölçerek konuşmaktan daha etkileyici şiirdir.

    Varlığına saygı duyulan güzellik, var edilmeye çalışılan güzellikten daha yakın şiirdir.

    İçinizi bilmek, işinizi bilmekten daha yetkin şiirdir.

    Gideceğini bilmek, gelenlere duyulan güvenden daha sağlam şiirdir.

    Sizi okumak güzelliği , aradığınız şiirden daha sizindir.

    Devamını Oku

    SEN İNSANSIN İNSANLIĞI UNUTMA

    SEN İNSANSIN İNSANLIĞI UNUTMA
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    İnsanlığı tehlikeler bekliyor.

    Bu tehlikelerin en büyüklerinden biri, susuzluğu da içine alan beslenme sorunu, diğer biri de üreme sorunu.

    İnsan robotlaşıyor mu?

    Evet.
    Bal gibi de robotlaşıyor.

    Robotla olan farkımız, duygularımızın olması ve duygulandığımızdır.

    Bu o kadar belirleyicidir ki, insanda, Hak terazisi görevini yapan vicdanı besleyen canlılığın ta da kendisidir.

    Son birkaç yılda, gözlemlediğim kadarıyla, insanın odaklanma, karar verme, öz denetim, sabır ve dikkat edebilirliği özelinde çok sorunlar yaşamaktadır. Özellikle, sosyal medya imkanlarıyla eriştiğimiz hız ve uygulamalar çeşitliliği bu sorunların farkına varılmasını engelliyor veya geciktiriyor.

    Salgın ve onun olumsuz etkilediği hayat koşullarında, hareketliliği azalan,kaygıları çeşitlenerek artan ve düzenleri bozulan insanlar yeni fakat insan ruhuna uygun olmayan zorunluluk ile karşı karşıya kaldılar. O da, dört boyutlu yalnızlık. Bu yalnızlığın içinde neler yok ki.

    Heyecanını yitiren ebeveynlerin gözlerinden okudukları endişeden kaynaklı güvensizlik yaşayan çocukların, dünyanın paket programlı, internetin elverdiği kadar, akrabasız, eşsiz dostsuz, herhangi bir çıkar için her türlü şeyden feragat edebilirlik, varlığının sebebi dahi olsa, ana değerleri değeri maddiyata tahvil, fırsatçılık, sanat ve güzellik inceliğinden yoksun, ekranlara ölümüne bağlı, borçlu, olana bitene müdahil olmamak adına duygu ve düşünme yetilerini köreltmiş, haz, hız, giz etkileyenleriyle önce kafasındaki,sonra da etrafındaki hayatı örgütlenmek derdine düşecekleri kargaşaya doğru büyüdüklerini gözlemliyoruz.

    Gelecekte, insanın da robotlaşacağına inanan çok insan var.

    Cinsiyet aidiyetinin, bir yerli olma özgünlüğünün, bir değerin yaşatanlığının, sağlıklı beselenmek dahil anlamlı eylemliliklerin rengi solmuş gençler arasında. Ölümüne tüketme, düşsüzlük, işsizlik ve güçsüzlük cenderesinde, her şeyin bir çaresi olacağı sanısı ile kölelik öneren güçlerin emrinde olmanın dışında bir seçeceği akıllarına bile getiremiyorlar desem.

    Geçenlerde, ayakkabı tamircimiz “yakında, kadın erkek ayrımı kalmayacak hocam, ortalığın durumuna baksana” dedi ve devam etti, “robot kadınlar, robot erkekler üretilmiş, aynı Kemal Sunal’ın filimindeki gibi. Onlarla yaşayan insanlar varmış.” Aklıma, yakın zamanda insanın tamamen kısırlaşacağına yönelik öngörülerini paylaşan bilim insanlarının dedikleri geldi.

    Dünya coğrafik özellikleri ve devinimleri özelinde de değişiyor. Enerji kaynakları değişiyor. Para ve diğer değişim nitelik ve yöntemleri değişiyor.

    Aklımızdan geçenleri okuyan teknoloji, aynı zamanda aklımıza dışarıdan kontrollü hareket edebilecek eklentiler de yapabilme imkanı sağlayabilmekte.

    Daha da şaşırtıcı olan, üst akıl da diyebileceğimiz kişi veya bu amaçla örgütlenmiş yapıların kurgulamaya çalıştıkları geleceğin canlıları üretilmeye başlanacak.

    İnsan, hayvan ve bitki özellikleri, istenilen davranışların elde edilebileceği canlıyı meydana getirmek – elbette gen bilimlerinin verileri de kullanılarak- çabası son sürat devam ediyor.

    Robot köpekler, insansız hava araçları, uzaktan kumandalı diğer bir çok işte kullanılan robotların, insanı da kendine benzettiği gerçeğine dair veriler daha somut hale geldi.

    İtiraz eden, kavgayı göze alan, hakkının farkındalığı ve öteki ile kıyaslama eylemliliği olan canlıyı, ruhsuzluğa indirgeyen bilimsel imkanlar, neredeyse küresel üst akılların ticaret işleyişinin ana unsuru haline geldi.

    Eğitim öğretimi bu işleyiş esasına göre sistemleştirme işi, sandığımızdan çok daha etkili olarak hayatımızı ve algımızı yönetmektedir. İnsanı ve dolayısı ile insanlığı, sınırlandırılmış özel hedefler oylumunda tutan, teknolojinin yönlendirdiği, yapay zeka da denilen insanımsılar karar verme süreçlerine katılacak kadar işin içine girmişlerdir.

    Dünyada, bu kadar insanın yaşamaması gerektiğini düşünenlerin, en yakın hedefi ne olabilir sizce?
    Elbette, ruhu, değeri, itirazı ve gücü gereğince davranabilen insanı azaltmak, hatta yok etmek. Bunu kısa sürede başaramadılar, dolayısı ile insanı, klasik insan özelliklerinden uzaklaştırmak çabasına yatırım yaptılar.
    Başardılar mı?
    Hayır demek imkansız.

    İnsan hormonlarını bitkilerin damarlarına şırınga edenlerin, robotik canlılara, binlerce insanı bir çırpıda yok edecek silah eklediklerine tanık olduk.

    Anında çeviri yapan, konuştuklarımızı yazan, canlı konuşma imkanı veren, dikişsiz yara kapatan, izsiz yara tepeleyen, parmak izimizi işleme sokan, göz farklılığımızı şifre eden, radyo dalgalarını yol haline getiren teknoloji, insana anlam katan hüznü, insanı kıpır kıpır eden heyecanı, iradesinin sınırlarına çeken inancı, insan yüzünü mucizevi renge bürüyen gülüşü, ağıdı, her anı yüzlerce ifade doğuran sessizliği ve daha nice yakışanlığı tarihin çöplüğüne öğütmekte.

    Kötü, bencil, fırsatçı, katil, saygısız, asalak nitelemeleriyle insanı kötüleyerek, insanın insandan ıramasını öğütleyen, atasözü kılıklı özlü söz, her türden filim, makale, şiir ve resim gibi gereçlerin yaygınlaşmasına çabalayanların derdini şimdi daha iyi anlıyoruz.

    Tekbaşınalığa dayanamayan insanı, kendisinin dışındaki canlılar dahil her şeye marazi düzeyde müptela edenler, yine insanı kurtarmak adına insanlığı iğdiş ediyorlar.

    Robotik araçlara silah takanların hedefi yoksulluğu ve haksızlığı vurmak olmayacağına göre, hedefleri belli. Biz.

    Yani düşünen, ruhu ve inancı gereği itiraz edebilen, vicdanı ve merhameti ile dayanışabilen, edindikleri ve düşleri gereği, insanı ürettiklerine köle eden haydutluğa geçit vermeyen yüreğimizin de yaslı olduğu göğsümüzdür.

    Umut otağımız da diyebiliriz.

    Devamını Oku

    Bence azap ağanın nesine

    Bence azap ağanın nesine
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Ağalıktan söz edilirken nasıl sinirlenirdik çocukken.

    Köylerin sahipliğini yaparken, yanındakileri de, kıza döve çalıştırıp, haklarını gaspettiklerine, zulüm edip hayatlarını zindan ettiklerine dair öyküler dinlerdik.

    Geçenlerde bir tanıdığım, bir konuya denk getirip, “ağa isterse azap ölür, can azabın nesine” dedi de aklıma geldi; azabın azaplığından memnunluğunu kadar insanı unutsuzlaştıran ne ola ki?

    Yiyen ağız utanır der ya bizimkiler, aynı nitelemeyi işaret eden, gavurun ekmeğini yiyen gavurun kılıcını çalar ifadesi insanlığın tecrübesinin bir özeti.

    Zamanla, kendi emeğinin temel farkındalığını yitirip ağaların ekmeğini yediğini düşünüp onların boyunduruğuna minnetle yaklaşan insan grupları çoğaldı. Hem kültürel hem de siyaseten bu durum oylumunca gelişmeler yaşandı bu topraklarda.

    Ağa ne derse doğrudur, ağa ne verirse kafidir, ağa ne yaparsa haklıdır söylemlerinin hayatı belirlediği yerleşim yerlerinden çeşitli öyküler filimlere bile konu oldu. Züğürt Ağa ve Kibar Feyzo bunların en çok izlenenlerinden ikisi.

    İnsan, külli iradeden -ki yaratanın iradesidir- kendisine pay ayrılmış canlıdır. Biz bu iradeye cüzi irade diyoruz. Hayatın genel sınırları içerisinde, kaza ve kader çerçevesindeki her eyleminde özgür olmasını sağlayan gücün adıdır bu. Kendisinin dışında birinin kullanmasına izin vermeyen bir iç güç.

    Bu gücü kimler, kime, hangi koşulla ve niçin devrederler konusuna girmeyeceğim, fakat devredildiğinde, insanın hayatı boşverdiği, hayatı ile ilgili olanların hiçbirine müdahale etmeyeceği, hayatın çeşitliliği ve özgünlüğü konularındaki bilgilerinin yiteceği, insanın kendisine duyması gereken saygıyı yitireceği, bunun sonunda gelecek köleliğe razı olacağı ve zamanla hayatın temel gerçeğinin bu olduğuna inanacağını düşünüyorum.

    Günümüzde, ağalık ifadesi ile vurgulamak istediğim, az ya da çok “tahakküm” içeren bu gerçeğin çeşitleri artmış gözüküyor. Toprak ve tarım işlerinin şekil verdiği ilişkilerin dışında gelişen ağalıklardan biri de siyaset sahnesinde ağırlığını hissettiriyor; delege ağalığı.

    Bir diğeri sokaklarda kendini hissettiren kabadayılık ve oluşturduğu kültürel ortam baskınlığı.

    Bir diğeri, inançsal özgünlüklere dayalı kümelenişin kendi dinamiklerinin meydana getirdiği hiyerarşinin etkili olduğu gerçeklik.

    Bir diğeri sosyal medyayla, akçal imkanlar ve mühendislik beceri ile insanları ve toplumları kendi amaçladıkları yerde sabitleyebilen üstünlük.

    Buna benzer, belki daha çok şeyden söz edebiliriz, bunlar benim aklıma gelen, çok defa bunlar, bireysel davranımı sınırlayan, iradeyi çürütmese bile tedavülden kaldıran toplumsal gerçeklikler.

    Akıl verecek değilim tabi, ancak hayatın ve doğanın kirletilmesine, çocuklarımızın köleleştirilmesine, dünyadaki düşmanlıkların kemikleşmesine, sınırlı kaynakların birilerinin/şirketlerin çıkarı adına çarçur edilmesine karşı durabilmek için biz insanların akıl ve vicdan özgürlüğü kaçınılmazdır.

    Cüzi de olsa, dünyayı ve insanlığı düze çıkaracak yeterlikte olduğu inancındayım insan iradesinin.

    Yaradanın bahşettiği, akıl, gönül, vicdan gibi insanın hem zahiri, hem batını algılama yetilerini destekleyen etkileşimlere güvenli alan açan iradenin kullanımından vaz geçmek, kafası çalışıp merhameti olmayanlara köleliği doğurur.

    Buna gerek yok.

    Başkasının hakkını yememek, yaşadığımız çağı anlamak, başkalarını incitmemek, tembel ve cahil olmamak, asalak ve fırıldak olmamak, yetmişiki millete bir nazarla bakmak, canlı cansız her şeye saygı duymak gibi güzellikleri yaşayabilmek imkanı varken hem de.

    Yaşanmışlığı muhtemel bir söylence ile yazıyı bitireyim isterim.
    Eyvallah.

    Ağa bir gün fena sinirlenir, o sinirle eve gelir, evde akşam sofrası kurulmak üzeredir. Öfke süslü solumalar eşliğinde, “bu gün iki kişiyi geberteceğim” der. Ortam birden buza keser. Ağa ileri geri yürüdüğü esnada, ortamdaki herkes, anlamlı anlamlı azabın yüzüne bakarlar. Onlara göre gidici kesin odur. Azap, zaten kahırlıdır, kimilerinin alaycı tavrını kaldıramaz ve düşündüğünü söyler;
    “Tamam, anladım, öleceklerin biri benim de, diğeri kim peki?”

    Devamını Oku

    Alışmamak itirazdır

    Alışmamak itirazdır
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Kurbağalı mesellemeleri çok severim.

    Tuttuğun balık ürküttüğün kurbağayı değmeli. Ne kadar sevimli bir uyarı.

    Daha ne denir, avareye, lüzumsuza, boşa kürek sallayana, pirince giderken evdeki bulgurdan olana, küçük işe büyük düş harcayana.

    Göle su gelene kadar kurbağanın gözü patlar diyen birinin sitemi başka nasıl anlatılırdı bilmiyorum. Yani her iş ihtiyacın derde dönüşmediği anda gerçekleşmeli, yoksa zamanında erişilmeyen dermanın kıymeti hiçbirşeyliktir.

    Bir de kurbağanın alıştırılarak börtlenmesi hikayesi var. Güzel bir anlatıdır. Kurbağa zıplayıp kurtulmasın, mayışarak ve alışarak canından olsun düşüncesi ile, kısık ateşle ısı derecesi artırılan suda gerinerek, lakayt ve esrik halde ölüme sürüklenir.

    Bir de, gökyüzüne kuyudan bakan kurbağanın hikayesi var. Müthiş bir hikaye. Kurbağanın bakış açısının genişliği ile edindiği bilgi ve fikir arasındaki ilişkiyi işaret ediyor.

    Kurbağa kuyunun ağız genişliğinin dışında bir imkana sahip değil, dolayısıyla gökyüzünü ancak o genişlik kadar görebilir.

    Bilgi, görgü, hayal gücü ve fikirlerin beslenim kaynağı, her işi aslına götürecek açı genişliğini bundan daha iyi ne anlatabilirki?

    Bunlar masal gibi anlatılardır.

    Etkileyicilikleri tartışılmaz tabi, ancak ne ilginçtir hep başkalarına anlatırız. Ders almasını istediklerimiz bizim dışımızdakilerdir. Bize düşenin, dilimize ve ortamına denk gelmiş uyarı görevli davranışı sergilemek diye düşünürüz.

    Bana kalır ise, bütün öğrenmelerin önce kendimizde değişiklik yapmasına fırsat vermeliyiz. Sonrasını düşünmek bile mutlu ediyor insanı.

    Çağın insanını kapsam alanı içine hapseden sosyal medya imkanları ile yayılan, herbirimizin ders almasını öneren paylaşımların etkisizliği de bizde değişiklik yapmasına fırsat vermeyişimizden olsa gerek.

    Ne üzücüdür ki, internet ortamının insana, kültürel birikiminin paylaşımına, demokrasi ve özgürlük istemine katkı sunacağı beklentisi de hayal kırıklığı ile sonuçlanmak üzere. İnsan ruhu, ihtiyacı olduğu anın dışında maruz kaldığı uyaranlara karşı etkileşmezliği tercih ediyor. Bir bakıma duyarsızlaşıyor.

    En kötüsü de, söz, şiir, resim, fotograf veya herhangi bir malzeme hak etmediği kadar sıradanlaşıyor, ayağa düşüyor.

    Sosyal medya işleyişi konu olunca iş bu kadarla da kalmıyor. Süreç, insanın kendisini de, paylaştıkları gibi hayata etkisiz kılıyor.

    Gün geçtikçe, bize, düşüncemize ve tercihlerimize yakın kişi ve kişilikleri konu eden paylaşımların müptelası oluyoruz. Bu tutkunun gereğini yapmaya devem etmek de, farkın ve farklılıkların etkileyici değiştiriciliğinden mahrumluğu getiriyor peşinden. Dolayısı ile de, herkes kendini onaylayan, kendini gösteren, kendini alkışlayan grupların içinde debeleniyor.

    Bu durumu, kendileri adına akçeli getiri aracı olarak kullanmak derdinde olan sosyal medya işgörenleri, biz insanları o alanlarda tutmak için, hoşumuza giden, aynı fikirde, aynı inançta olanları ve aynı ideoloji sevenleri sürekli birbiri ile iletişim halinde tutuyor. Kısır döngü de denebilecek bu çevrimiçi iletişim eylemleri sonunda, birbirinden haberi olmayan, aynı coğrafyada yaşasalar bile birbirlerinin dertlerinden habersiz, sadece kendi grubunun mensubiyeti ile anlamlı hisseden insanlar haline geliyoruz.

    Bu tür sürecin ortamlarına yakın zamanın iletişimci bilim insanları “yankı odaları” diyorlar. İnternet ortamındaki beğeni ve eğilimlerinizi “algoritmik” olarak kullanılabilir bilgiye dönüştürüp, bunu mağaza veya sizi herhangi bir amaca yönelik etkilemek isteyenlere satan usta kuruluşları da var bu işin.

    Renk, hareket, hız ve haz ekseninde hafızası ve dikkati azalan insanın, ihtiyaçlarını gideriyor hissi de yaratılarak kuşatılması, bende hüzün yaratsa da, sakızı dahi evine getirilen bir çok insanı hayatın bu olduğuna inanır etmiş bile.

    Bu, seçeneksiz kaldığımız anlamına gelmesin ha. Birilerimiz, haşlanmadan, kuyulardan baktığımızla yetinmeyip, geldiğimiz halin yarınına kafa yormalıyız.

    Öyle ya, tuttuğumuz balık ürküttüğümüz kurbağaya değmeli.İnsanın, düşü, düşünebilirliği, aklı, gönlü ve vicdanı ile başını derde sokarsanız kıyameti beklemenize gerek kalmayacaktır.

    Alışmamak itirazdır. İtiraz, cesaret, bilgi, birikim ve irade ister.

    Sen insansın, insanlığı unutma.

    Devamını Oku

    Şimdiki çocuklar harika da…

    Şimdiki çocuklar harika da…
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Eğitimcilik insanı tanımak için de bir şans. Çocuk okula geldiğinden itibaren gözlemliyor, not ediyor, düşünüyorsun onunla ilgili. Öğretme yöntemin dahil, onun yetenekleri özelinde kendini yenileme gayretine düşüyorsun.
    Tanımak en temelde iletişim kurmak için gerekiyor.
    Sonrası etkileşim.
    Sonrası öğrenme.

    Öğrenmeden öğretmiyorsun.

    İnsan bu, öğrendikçe değişebiliyor. Değiştikçe, deneyimi artıyor. En dikkate değer yanı da her duruma alışabiliyor olması. Yani uyum sağlayabiliyor olması.

    Bunu niçin söylüyorum bakınız; değişmek ve uyum sağlamak içinde bulunduğumuz her sürecin tecrübesi ile olacak iş. Eğitim de bunlardan biri. Değiştiriciliği ve uyumlulaştırıcılığı amaç olarak da koyabilen bir bütünlük. İş, ortam, işgören, plan ve süreç örgüsü bağlamında ifade edilir ise, eğitilen için olumlu anlamda değişmeyi gerçekleştirme çabası olarak görülebilir.

    Ve çok önemlidir.
    Etkili olmaz ise, çocuğun değiştiricileri kontrol edilemez uyaranlar halini alabilir. Uyarandan kastım, sosyal medya ve sokaktaki rastgele yaşantılardır. Dirensek bile, önüne geçilmesi mümkün olmayan bir sosyal etkileşimden söz ediyorum.

    Görmezden gelmek gerçeği değiştirmeyeceği için hemen söyleyeyim; çocuklarımızı ekranlardan yaydıkları ile eğiten veya değiştirenlerin başarısı azımsanacak sonuç değil. Öyle ki, biz öğretmenlerin zaman zaman alışılagelmiş yöntemler ile çocuklara öğretmeye kalkıştığımız konuların, sosyal medya ortamlarında birçok görsel, ses ve yöntemlerle işlenmiş hallerinin daha etkili olduğunu gözlemlediğimiz oluyor.

    Sosyal medya dediğimiz ortamların etkilediği ilk çocuklar şimdi koca koca insanlar. Çoğu da iş hayatına katılmış, gittikçe farkını yaratan çoğunluk olmaya doğru gidiyorlar. Bizlerin, zaman zaman kuşak farkı diye ifade ettiğimiz değişimin hızı da fazla. Dolayısı ile, sosyal medya etkisi ile kültürlenme süreci sandığımızdan daha hızlı yaygınlaşıyor.

    Çocuklar artık hızlı düşünüyor, kısa konuşuyorlar, hatta duygusuzluk gölünde teknolojik oyun algısı ile yordama işi de başladı hayatın olup bitenlerini.

    Nereye kadar sürer bu değişim, şimdilik tam bilinmese de, uzayın boşluklarında yeni hayat alanları araştırma çabaları da dillere destan.

    Yapay zeka, işçi (proleter) robotlar, uçan otomobiller, saatte beşyüz kilometre giden trenler, denizin antında evler, uzaktan ameliyat, dna şifrelerinin çözülmüş olması, akıldan geçenleri yazıcıdan çıktı olarak almak, üretilen virüsle hayatın seyrine müdahale etmek, topraksız bitki yetiştirmek, kimyasallardan gıda üretmek, insan algısını yönetme mühendislikleri, korkunç silahlar ve savaşları sıradanlaştırmış kargaşalı bir süreçten, aynı zamanda buna uyumlu hale gelmek üzere olan bir nesilden söz ediyorum.

    İnanç, değer ve duygu ile birlikte insanın anlamlı hareketliliği azalıyor. İşin garibi yanı, teknolojiyi ve içerik işleyişini yönetenlerin, insanın robotlaşmasını, dolayısıyla köleleşmesini sorun değil, değişimin gereği olarak görmeleridir.

    Şimdi de kozmik çocukların neslinden söz ediliyor. Dünya dışı varlıklar ile bağı olan, iletişimini kesintisiz sürdüren, eğitimini başka boyutlarda dünya dışı varlıklardan alan, yarı insan, yarı uzaylı bir nesilden. Bilimi başka, işleyişi başka, amacı başka olan, iyi niyetli ve aydın çocuklardan yani.

    Bilemedim ki…

    Düşünüyorum da, insan duygu, değer, bilgi ve inancı ile anlamlı geliyor bana.

    Bunlarsızlıkla nere varır insan, kestirmek zor olsa da imkansız değil. Elbette hayatın doğal akışına saygım sonsuz, fakat dünyadaki temiz suyun, doğal gıdanın ve güvenli tarım alanların sahibi olmak adına parayı ve kimyasalı kullanmak derdinde olanlara acıyorum.

    Bildiğimiz duygu, duyarlılık, yetenek, iş ve eylemlilik donanımına sahip insanın olmadığı her yer, insanlığı hiçe sayanlar için de ölümcül tehlikeler içeriyor demektir.

    Şunu da diyeyim; insanı diğer insan ile her boyutta ilişkilendirmeyen, onu bencil ve yalnızlaştıran her şey kadar, doğal yaşam alanlarını görkemli yapaylığa çevirmek de tahribata hizmet etmekte.

    Duygularının ve ruhunun yalnız bıraktığı insan başkalarının işine köle nitelikli yarasa da, kendi adına yok demektir.

    Bu da görmezden gelinecek şey değil işte.

    Devamını Oku

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.