DOLAR 8,77250.39%
EURO 10,45410.82%
ALTIN 503,071,51
BITCOIN 287565-4,90%
Ankara
22°

HAFİF YAĞMUR

20:47

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Serkan Yüceer

Serkan Yüceer

06 Haziran 2021 Pazar

Muratın Muradı

Muratın Muradı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sol böğründe bir hissiyat, kulağında bir ses ile uyandı Murat. Çapaklı gözlerini hafifçe araladı, dedesini gördü. Bu kez de dalından silkeleyerek Murat’ı uyandırmaya çalışıyordu. “Hadi olum gak da gidelim, giç galdık.” “Dede ya! uykum var” derken, dedesinin “Hadi moturu sen sürecen bak” sözüne kanıverdi. Bir hışımla kalktı döşekten. Her zamanki gibi göynekle yatmıştı. Yataktan doğruldu hemen pantulunu giydi ama işliğini bir türlü bulamıyordu. Anasına seslendi “Anaaaa! Benim işlik nerde gı.” “Öllüünköründe, neriye attıysan ordadır” cevabıyla kendine gelerek etrafta arandı, somyanın altındaki gasnağın içinde buldu.

Ibrıktaki buz gibi suyla elini yüzünü yıkayıp, askıdaki pişkirle kurulandıktan sonra, anasının yanına vardı. Anası sofrayı hazırlamış, hamur kardığı teknenin başında isiranla hamur kazıyordu. Bir eli irezede, diğeri sövede, dinelerek anasını izlerken, ensesinde bir şaplak sesiyle irkildi. Babası, “Sen bu saatte galkmazdın, nooldu? Deden gine baaçıya mı götürecek seni” diye söylenerek sofraya oturdu.

Sobada yeni kızarmış ve siniye dizilmiş köy somunu dilimlerinden bir tane aldı, üzerine tereyağı sürdü. Bir ekmeğinden ısırarak, bir tasa daldırdığı kaşığındaki çorbayı yudumlayarak karnını doyurdu. Kenarda duran elbezine aldırış etmeden bir sağ koluna bir sol koluna ağzını güzelce sildi. Dışarı seğirtti, tam soğukkuyularını giyecekken anası seslendi, “Süveterini giy, gocuğunu da al oğlum, hava serin, örüsger de çok, belki yaamır da yaabilir.”

Dedesi, sergende duran bıçağını alırken, “Murat, ambarevinden tırpanı, örsü, çekici, gayraa, dirgeni, anazıtı al da garasora go, çenteyi de getir, anan yavan yaşşık bişiler guysun, acıkınca yiriz” diye seslendi.

Bahçeye doğru yola koyulduklarında köyün sığırları otlamaya yeni çıkıyor, davarlar ise örümden dönüyordu. Yol kenarındaki tezeklerle uğraşan Hasan ve babasını gördü. Hasan Murat’a el sallayarak seslendi “Murat, aaşam irken gelirsen törnet binelim ya da tökecen oynayalım.”

Bahçede dedesi, “Murat böönkü cılgalara dokunma, dünden galanlar gurumuştur” diyerek işe koyuldu. Murat dirgenle cılgadaki otları toplayıp deste yapıyordu. Biraz da öyle kuruyacak, kurumuş desteleri ise anazıtla römorka yükleyeceklerdi.

Yoruldukları vakit ağaç gölgesinde dinleniyorlar, çoturada duran suyu bakır tasa döküp içiyorlardı. Kuşluk vakti acıktıkları için biraz da yemek yediler. Dedesi; “Eskiden orakla biçerdik, tırpan işimizi çok golaylaştırdı. Sen bilmezsin, biz ekinleri tırpanla biçer, ayaklarımıza baaladığımız tönge ile toplardık. Gaanıyla harmana getirir, düvenle sürer, örüsgerde savururduk. Eben (Babannen) de çineerle, galburla eler, gavuzunu ayırırdı. Haklaayla ölçer, tilizlere guyar, ambarlarda saklardık. Ne zor günlerdi. Şimdi makineler çıktı, on adamın bir günde yaptığı işi bi saatte yapıyo. Ama bet bereket kalmadı evlat. Bak bu sene bıldırki yaaşın yarısı bile yok” diye maziye daldı.

Eve döndüklerinde akşama daha çok vardı. Annesi tandır evinde bazlama yapıyordu. Nohut ve ekinden kavurga da yapmıştı. Sağ cebine biraz kavurga, sol cebine de biraz zerdeli kurusu doldurdu. Bazlamanın yarısını kopardı. Anası, “Yavan yime oğlum.” diyerek üzerine biraz yoğurt sürdü, onun üzerine de biraz şeker koydu. Hemen gırana çıktı, arkadaşlarıyla buluştu. Ahmet ile Hasan birbirlerinin yüzüne dahi bakmadan oturuyorlardı.

Murat: “Nooldu la size böyle kös kös oturuyonuz”
Ahmet: “Onu Hasan’a sor, her zamanki gibi oyunda cınıdı”.
Hasan: “Asıl cınık sensin. Böörüme sumsuk atan sen deyil miydin?”
Ahmet: “Sen de bana deptin”
Murat: “Amma zınardınız ha, arkadaş didiğin dövüşür de barışır da. Hadi barışın! Bak anam taze bazlama virdi, üstünde yovurtla şeker de var. Hem daha bitmedi bir cebimde kavurga, öbüründe de zerdeli gurusu var.”

Diğer arkadaşları da onlara katıldılar. Saklambaç, tökecen, çelik çomak, dombik, tarak, arakestim gibi bir sürü oyun oynadılar. Murat hava kararmadan eve gitti. Hep birlikte yemek yediler. Bugün çok yorulmuşlardı. Her gün yaptıkları sokağa gitme işini ertelediler. Komşulardan da sokağa gelen olmamıştı. Erkenden yattılar. Murat, gündüz dedesinin anlattıklarını hatırlayarak, anasının, babasının dedesinin, babaannesinin yaptığı tüm işleri yapabilen aletler icat eden bir mucit olma hayaliyle derin bir uykuya daldı…

Devamını Oku

Köyümüze dönelim

Köyümüze dönelim
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Köyler, 1924 yılında kabul edilen Köy Kanunu ile birlikte Cumhuriyet tarihinin en köklü ve önemli kurumlarından birisi olmuştur. Binlerce yıllık toplum kurallarıyla desteklenen kültürel yapısı ve Köy Kanunu’nun yasal kuralları ile 80 yılı aşkın süredir varlığını sürdüren bu idari yapı, 2004 yılında kabul edilen Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda 2008 yılında yapılan değişiklikle önemli ölçüde değişmiştir.

Fiziki yapısı aynı kalan köylerimizin, hukuki ve idari yapısında köklü değişiklikler yapılmış ancak aradan geçen 10 yılı aşkın süre göstermiştir ki bu değişimin birçok olumsuz etkisi olmuştur.

Bu olumsuzlukları şu şekilde özetleyebiliriz:
– Köylerin tüzel kişiliği kaldırılarak, köyler üzerinde hiyerarşi (merkezi idare etkisi) artırılmıştır.

– Merkezi idare ve belediyeden hizmet alıp almadığına ve bu hizmetlerin kalitesine bakılmaksızın her köyde yaşayan vatandaş vergi ödemek zorunda kalmıştır. Şunu da ifade etmekte fayda vardır ki: Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda değişiklik yapan ve köylerin mahalleye dönüşmesini sağlayan 6360 sayılı Kanun’un geçici birinci maddesiyle, önce 5 yıl, sonra 6 yıl ve daha sonra 31/12/2022 tarihine kadar, Emlak Vergisi Kanunu’na göre alınması gereken emlak vergisi ile Belediye Gelirleri Kanunu uyarınca alınması gereken vergi, harç ve katılım paylarının alınmayacağı; içme ve kullanma suları için alınacak ücretin de en düşük tarifenin % 25’ini geçmeyeceği hüküm altına alınmıştır. Ancak birçok belediye bu hükme aykırı hareket etmek suretiyle vergi tahakkuk ettirerek tahsiline devam etmiştir.

– Köylünün kendi imkânlarıyla ya da il özel idarelerinin katkılarıyla yapmış olduğu içme suyu tesisleri iptal edilmiş, yeni tesisler kurularak içme suları paralı hale getirilmiştir. Kanunun ilk çıktığı dönemde ASKİ tarafından hatalı olarak normal tarife uygulanmış olsa da bu hatadan dönülerek Kanuna uygun tarife belirlemesi yapılmıştır.

– Köy muhtarlarının ve ihtiyar heyetinin yetkileri kaldırılmış, muhtarlıklar pasif birer kurum haline dönüştürülmüştür. Köyler dışarıdan müdahalelere karşı korunmasız bırakılmıştır.

Yaşanan olumsuzluklar bunlardan ibaret değil ancak en temeli bunlardır. Aradan geçen onca zamanda köylümüz de yeni duruma alışmıştır. İnşaat sektöründeki gelişme, iş olanaklarının artışı gibi nedenlerle cazip hale gelen şehir hayatı, köyden kente göçü hızlandırmıştır. Taşımalı eğitim ile köydeki sosyal hayat daha da azalmış, maaşlı memura dönüşen muhtarlık kurumu ile de köyün sorunlarına olan ilgi yok olmuştur.

Sonuç olarak; Köy Kanunu’nun köyün zorunlu işleri arasında saydığı, “köyde evlerin etrafını ve köyün sokaklarını temiz tutmak, her ev kendi önünü süpürmek” görevinin (farklı bir söyleyiş tarzıyla atasözü/deyim olarak herkesçe kullandığı gerçeğini de hatırlatarak), tarihe karıştığını; devlete vergi veren ve her hizmeti devletten bekleyen bir köylülük anlayışının ortaya çıktığını ifade edebiliriz. Yani kimse kendi kapısının önünü dahi süpürmez olmuştur.

Zengin şehirlilerin başlattığı ve pandemi süreciyle birlikte cazibesini artıran hobi bahçeciliği de köylerin mahalleye dönüşmesinin ortaya çıkardığı dolaylı bir sorun haline gelmiştir. Hobiciler tarafından, tarıma destek sağlandığı iddia edilse de, planlı programlı yapılmış olsa belki faydalı olabilecek bu yapıların, maalesef çarpık yapılaşma başta olmak üzere birçok soruna yol açtığı gerçektir. Tarımın bir hobi olmadığını, tarımın bir sektör, çiftçiliğin de kadim bir meslek olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur.
Doğu toplumlarının en önemli özelliklerinden birisi sorunu önceden öngörememektir. “Kervan yolda dizilir” sözüyle de anlam bulan bu anlayış maalesef bu toplumların devamlı bedel ödemesine yol açmaktadır. İyi tarafından bakacak olursak, geç de olsa sorunlara müdahale edebiliyoruz.

Örneğin, 28/10/2020 tarihinde Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda değişiklik yapılarak hobi bahçeleri yasaklanmıştır. Tarım arazileri açısından sorun çözülmüş fakat iyi niyetle buraları satın alıp kullanan vatandaş bedel ödemek zorunda kalmıştır. Yani bir soruna çözüm getirilirken başka bir sorun ortaya çıkmıştır.

Benzer bir müdahaleyle, 16/10/2020 tarihinde Büyükşehir Belediyesi Kanunu’na bir madde eklenerek, mahalleye dönüşen köylere “kırsal mahalle” olma yolu açılmıştır. Bu şekilde, en azından köylüler, vergisel yükümlülüklerinden kurtulabilecektir. Ancak şunu ifade etmeliyiz ki, sadece kırsal mahalle olarak dikkate alınmak yerine, bu mahallede ikamet eden ve tarımla uğraşan çiftçiler de ölçüt olarak değerlendirilseydi amaca daha sağlıklı ulaşılabilirdi. Emlak vergisi boyutuyla gelirleri azalacak olan belediyelerin bu uygulamaya karşı duruşları da yumuşatılmış olurdu. Kanunun açık hükmüne rağmen geçici muafiyet döneminde vergi tahsilinden vazgeçmeyen belediyelerin, kalıcı vergi muafiyeti tanıyan bu düzenleme konusundaki yaklaşımlarını hep birlikte göreceğiz.

Kırsal mahalleye dönüşmek için “ilçe belediye meclisinin kararı ve teklifi üzerine büyükşehir belediye meclisinin en geç doksan gün içinde alacağı karar” gereklidir. Bunu sağlamak amacıyla mahalle sakinlerinin ve mahalle muhtarlarının da belediyeler nezdinde gerekli girişimde bulunmaları önem arz etmektedir. Mustafa Kemal Atatürk “köylü milletin efendisidir” derken tarımın ve çiftçinin önemini vurgulamış lakin ayet ve hadislerin anlamlarından ortaya çıkan sonuç şudur ki: “Siz ne halde iseniz başınıza o şekilde idareciler gelir”. “Bir topluluk kendini düzeltmedikçe Allah (CC) onlardaki hali düzeltecek değildir.”
Haydi! Şimdi hep birlikte istişare edelim ve karar verelim, özümüze ve köyümüze dönelim. Kalın sağlıcakla…

Devamını Oku

İNANÇ

İNANÇ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnanç denildiğinde neredeyse hepimizin aklına din gelir. Fakat “Tanrı’ya, bir dine inanma, akide, iman, itikat” şeklinde ifade edilen inancın; “bir düşünceye gönülden bağlı bulunma”, “birine duyulan güven, inanma duygusu” ve “inanılan şey, görüş, öğreti” şeklinde tanımları da bulunmaktadır.

Ümmetin 73 fırkaya ayrıldığı, yerden mantar biter gibi hocaların, şeyhlerin, pirlerin, tarikatların ortaya çıktığı bir ortamda, en ideali devlete ve devletin kurumlarına itibar etmektir. Bu nedenle din inancı konusunda ahkâm kesmek bizim haddimize değildir.

Farklı anlatım ve yorum tarzları bulunsa da, birçoğumuzun bildiği, “yağmur duasına şemsiye ile gitmek” şeklinde özetlenen bir hikâye vardır. Bu hikâyede, elinde şemsiye ile duaya çıkan köylünün, Allah(CC)’a, kendine ve yaptığı duaya olan inancına, diğerlerinin ise sadece şekilden ibaret tutum ve davranışlarına vurgu yapılmaktadır.

Genç yaşta ebedi âleme uğurladığımız, çok değerli bir abimiz, A firmasına ait araçları satan bayide satış temsilcisi iken en iyi araç hangisi sorusuna A markasını överek cevap verirdi. Daha sonra B firmasına ait araçları satan bayide satış temsilcisi iken en iyi araç hangisi sorusuna B markasını överek cevap vermeye başladı. Bu durumu kendisine hatırlattığımda verdiği cevap şuydu; “Aslında teknik olarak bu iki marka birbirine çok yakın kalitede araçlar üretiyor ama ben bir satış temsilcisiyim kendim inanmadığım bir şeye başkalarını nasıl inandıracağım?”

Üstün DÖKMEN’e göre inanç, güven ve ümitle birlikte hayatı güzel kılan üç olgudan biridir. Kendi yaptığımıza dahi inanmıyorsak, etrafımızda güveneceğimiz insanlar yoksa ve yarına dair bir ümidiniz yoksa bu hayat bize hiçbir zaman güzel olmayacaktır. “İnançlı 1 kişi, ilgili 99 kişiye eşittir” şeklinde J. S MİLL’e atfedilen bir söz vardır. Burada herhangi bir konuda, bu konuya inanan 1 kişinin, o konuyla sadece ilgili olan 99 kişi kadar etkili olacağı vurgulanmaktadır. Bir de bu konuda ilgisi dahi olmayan kişilerin bu konuyla ilişkilendirildiğini düşünürsek vay halimize. Bu açıdan baktığımızda liyakatin ölçülerinden birisinin de inanç olduğunu görürüz. Yani yaptığı işe inanmayan insan o işe layık da değildir.

Biz günlük hayatımızda her gün yağmur duasına çıkmasak da söz konusu köylülerin tutum ve davranışlarını birçok alanda gösteriyoruz. Hayat tecrübelerimizden yola çıkarsak, bireysel ve örgütsel (toplumsal) başarının veya başarısızlığın temelinde de inanmak vardır. Varılan hedefin doğruluğu veya yanlışlığı tartışmasını bir kenara bırakarak, başarıyı, hedefe varma olarak nitelendirirsek, hedefe inananların bu hedefe vardıkları aşikârdır. “Türkiye için inandığın yolda yürü!” sloganı ile 7. olağan kongresine giden mevcut iktidar partisinin, 18 yıl iktidarda kalma başarısının altında da yaptığı işe inanmak yatmaktadır.

İnancı ve siyaseti bir araya getirmişken, siyasi aktörler başta olmak üzere toplumun değişik kesiminden değişik grupların inanmışlığına değinmekte fayda var. Sosyal medyanın ulaştığı boyut ortadadır. Yediğimiz, içtiğimizden tutun da özel hayatımıza kadar her şeyi sosyal medyada paylaşır olduk. Bahsettiğimiz gruplar da yaptıkları her şeyi sosyal medyadan paylaşma modasına uymuş durumdalar. Toplandık, istişare ettik, bilgi alışverişinde bulunduk, talepleri dinledik vb. süslü söylemlerle boy boy toplu resimler paylaşılıyor. Toplantı resimlerinde, herkesin önünde bir kâğıt, not defteri veya ajanda ile kalem görmeyi arzularken, birçok resim karesinde bir kişide dahi bunları görememek insanda hayal kırıklığına yol açıyor. “Söz uçar yazı kalır.” misali, bu hayal kırıklığıyla, yapılanlara ve yapılacaklara da inanamıyoruz. Acaba onlar yaptıklarına inanıyorlar mı?

Tutum ve davranışları eleştirsek de, bu tutum ve davranışın sahibi insana saygımız var. Yani kişileri değil davranışları hedef alıyoruz. Eleştirilerimizden üzerine düşen payı alacak olanların da konuya bu hassasiyetle yaklaşmaları temennimizdir. Eleştiriye açık olmak da bunu gerektirir. Yani eleştiriye açık olmanın ilk adımı bunu kabullenebilmek, sonraki adımı ise eleştirilen davranışı değiştirebilmektir.

İnsanları inandırmaya çalışmanın, inananlarla yola koyulmaktan daha zor olduğu bilinciyle, biz de inandığımız yolda yürümeye, inandığımız doğruları söylemeye devam edeceğiz; doğru şeyleri, doğru zamanda, doğru kişiye söylemeye gayret edeceğiz inşallah.

Unutmayalım ki, 1071 de Malazgirt’te, Anadolu’nun kapılarını Türklere açan, Sultan Alparslan’a kefen misali beyaz gömlek giydirerek ordunun başına geçiren de yukarıda bahsettiğimiz inanmışlıktır. Bu inanç hem zafere olan inanç hem de şehitlik mertebesine olan inançtır.

Yine bugün 106 ncı yıldönümünü kutlayacağımız, Çanakkale Zaferi de bu inanmışlığın eseridir. Bu vesileyle vatan için gözünü kırpmadan düşmanın önüne atılan aziz şehitlerimizin ruhları şad olsun diyoruz. Bizler onlara minnettarız…

Emrolunduğu gibi dosdoğru olan kullardan olmamız dileğiyle, Rabbim hepimizi doğrularla hemhal eylesin!

Kalın sağlıcakla…

Devamını Oku

ERENLERİN İZİNDE…

ERENLERİN İZİNDE…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünyevi ve uhrevi bazı kavramlar vardır ki tüm insanlık için evrensel, genel geçer anlamlar ifade etmelidir. Ancak bu kavramlar, zamanla belirli bir zümrenin (siyasi, dini, milli, coğrafi vs.) baskısı altında kalarak o zümreyle özdeşleşebiliyor. Böyle olunca da kavramların içerisi genel geçer kurallarla değil, onu temsil ettiği düşünülen zümrenin tavırlarıyla doldurulur hale geliyor. “Alperen” de bu kavramlardan bir tanesidir. Tarihsel süreçte, “alperenlik”,Türk-İslam sentezinin esaslı bir unsurudur. Alperen, Türk Dil Kurumu(TDK) tarafından aslında her ikisi de çok ayrı anlamlar ifade eden “derviş” ve “mücahit” olarak ifade edilmiştir. TDK’daki yazım tarzına bakıldığında iki farklı anlama geliyor gibi algılanabilir. Oysaki hem dervişlik hem de mücahitlik bir arada olmalıdır. Farklı bir açıdan bakarsak: yiğit, kahraman anlamındaki “alp” Türklerin savaşçı askerlerine verilen bir isimdir. Hoca Ahmet Yesevi ile hızlanan Türklerin Müslümanlaşma süreci alplık ile erenliği birleştirmiş ve “Alperen” kavramı ortaya çıkmıştır. Günümüz penceresinden bakıp bunun bir algı operasyonu olduğunu iddia edip altında bir sürü komplo teorileri arayanlar olabilir ancak alperenlik kendiliğinden gelişen doğal bir süreçtir.
Şöyle ki:
Alplık tarafına baktığımızda; “Her Türk asker doğar” sözünün de esası olan, “at, avrat, pusat” üçlemesiyle, şiir tadında bir vurguyla söylenen söz, Orta Asya’dan itibaren yurt tutmak için göçebe halde yaşayan Türk Boylarının yaşam felsefesini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türklerde doğan her çocuk önünde sonunda bir alp olacaktır.
Erenlik tarafına baktığımızda; tarihçi Mehmet Fuat Köprülü’nün de ifadesiyle Hoca Ahmet Yeseviyle birlikte tasavvuf yeniden şekillenmiştir. Tekkede derviş bekleyen acem mutasavvıflarının yerini, diyar diyar dolaşarak mürit arayan mutasavvıflar almıştır.

Sonuç olarak asli görevi hatta tek işi savaşçılık olan Türk Alplerinin Müslümanlıkla birlikte, İslami eğitim aldığı; diyar diyar dolaşıp İslam’ı anlatan dervişlerin de ister istemez kendi canlarını korumak için elinin kılıç tuttuğu bir gerçeklik ortaya çıkmıştır. Alplerin eren, erenlerin alp olduğu bir yapı, Anadolu alperenliğinin temelini oluşturmuştur.

Anadolu yurt tutulduktan sonra zamanla bu iki olgu birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrılışın da algı operasyonu olduğunu iddia edip altında bir sürü komplo teorileri arayanlar olabilir ancak bize göre bu durum da kendiliğinden gelişen doğal bir süreçtir. Tasavvuftaki Türklük etkisiyle başlayan Anadolu yolculuğunda, yerleşik hayatın gerekleri ve acem tasavvuf öğretisinin etkilerinin devamı zamanla alplik ve erenliği de birbirinden ayırmıştır ama etkileşim her daim var olmuştur.

Türklüğün itibarsızlaştırıldığı, İslami değerlerin yok edildiği bir dönemde, Anadolu alperenliği ruhunun tekrar canlanması gerekmektedir.
Başta pandemi olmak üzere günlük yaşantının parçası olan onlarca konuyla birlikte yaşadığımız 2021 yılını, yukarıda bahsettiğim ruh açısından önemli kılan 3 gelişmeye değinmekte fayda vardır. Bunlar, 30 Ocak 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan, “2021 Yılının Yunus Emre ve Türkçe Yılı Olarak Kutlanması” Genelgesi, 12 Şubat 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “2021 Yılının Hacı Bektaş Veli Yılı Olarak Kutlanması” Genelgesi ve 20 Şubat 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “2021 Yılının Ahî Evran Yılı Olarak Kutlanması” Genelgesidir. Fikirleriyle ve yaşam biçimleriyle Anadolu insanına ilham vermiş ve mayalamış bu üç önemli değerin 2021 yılı özelinde bir arada bulunması önem arz etmekle birlikte, onlar ne bir yıla sığar ne de onları bir yazıya indirgemek bizim haddimize düşer.

Bu birlikteliği anlamlı kılan asıl önemli husus ise Türk-İslam senteziyle Anadolu’yu mayalayan bu düşünür ve gönül insanlarının farklılıklarıdır. Her şeyden önce yaşadıkları dönemler farklıdır. İkincisi örnek teşkil ettikleri alan farklıdır. Ahi Evran ahilik teşkilatı ile daha çok iktisadi hayata ve esnaf zümresine etki etmiş, Hacı Bektaşi Veli yeniçeri teşkilatı ile daha çok askeri hayata ve yeniçeri zümresine etki etmiş, Yunus Emre ise arı ve duru Türkçesiyle Türk Dili ve Edebiyatına ve ozan-âşık zümresine etki etmiştir. Yaşam biçimleri, öğretileri de farklılık arz eden bu üç gönül insanı nihayetinde tüm Anadolu’ya hatta dünyaya etki etmiştir. Çünkü tasavvufun da, dini öğretinin de, yaşamın da merkezine insanı oturtmuşlardır.

Hakk’a hizmetin yolunun halka hizmetten geçtiğini öğütleyen Ahi Evran’ın, “Her ne ararsan kendinde ara, düşmanının bile insan olduğunu unutma.” diyen Hacı Bektaşi Veli’nin, yetmiş iki millete bir gözle bakan Yunus Emre’nin, ortak yönü kardeşliğe, cömertliğe, yiğitliğe, fedakarlığa, ahlaka, akla, bilime, hoşgörüye, birliğe, beraberliğe, barışa, doğa ve insan sevgisine vurgu yapmaları ve bu esaslara uygun bir yaşam tarzı sürmeleridir.

Uygun şartları bulursa ve maharetli ellerde yoğrulursa her zaman nefis ekmekler ortaya çıkar, çünkü maya sağlamdır. “İsterler ki Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkârcılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlayacak! (Saff, 8)” ayeti kerimesine inanan ve Dede Korkut’un “Alemde şer Oğuz’da er tükenmez” sözüne mazhar olan bir milletin tek kişi kalsa da dini ve töreyi yaşatacağına şüphe yoktur.

Türk töresi de İslam inancı da basite indirgenecek bir öğreti değil bir yaşam biçimidir. Dolayısıyla önemli alan bu fikirleri öğretileri savunmak değil yaşamaktır. Kaybettiğimiz nokta birilerini savunurken yaptıklarına değil söylediklerine bakıyor olmamızdır. Doğduğu topraklardan, tüm dünyaya açılan, İslam inancının esaslı unsurlarını insanlığa aşılamaya çalışan ve hitap ettiği halk ile iç içe yaşayan tasavvuf öğretisi, günümüzde inancın teferruatlarında ayrışarak insanlığı da ayrıştırır noktaya gelmiştir. Dolayısıyla tekkede derviş bekleyip teferruatta ayrıştıran anlayışla değil, Türk-İslam senteziyle Anadolu’yu mayalayan ve esasta birleştiren erenlerin izinden yürümekle hedefe ulaşacağımıza şüphe yoktur.

Rabbim birliğimizi daim etsin! Bizlere de İslam inancının ve Türk töresinin özüne yaraşır şekilde birliği talep etmeyi, bu birliği kurmayı, Yunusun gözüyle yetmiş iki millete bir gözle bakabilmeyi nasip etsin inşallah! Ayet ile sabit ve kesin olan şudur ki; Allah(CC) nurunu muhakkak tamamlayacaktır. Duamız da şudur: “Üstten gök çökmedikçe, alttan yer delinmedikçe, Türk milleti, Türk yurdu, Türk devleti ve İslam inancıyla mayalanan Türk töresi” bozulmasın inşallah…
Kalın sağlıcakla…

Devamını Oku

Değişim

Değişim
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Heraklitos’un “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” sözünden hareketle, değişimin hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Değişim yaşamın ve evrenin her parçasında karşımıza çıkmaktadır. Ancak, değişimin varlığından çok niteliğinin önemli olduğu kanaatindeyiz. Değişim olumlu da olabilir, olumsuz da. Biz, bu değişimin değer yargılarımız üzerinde yarattığı olumsuzluk ve yozlaşma üzerinde durmaya çalışacağız.

Türk Dil Kurumu tarafından yapılan tanımlara göre:
Değişim; “Bir zaman dilimi içindeki değişikliklerin bütünü”,
İletişim; “Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması …”,
Yozlaşmak; “Özündeki iyi nitelikleri birtakım dış etkenlerle zamanla yitirmek, soysuzlaşmak” İkiyüzlülük (riya): “Düşündüğü gibi davranmama, özü sözü bir olmama”,
şeklinde ifade edilmektedir.

Hepimizin sık sık kullandığı veya kullanılmasına şahit olduğu “Bizim zamanımızda böyle miydi? Yeni nesil gittikçe bozuluyor…” cümlesi bu süreci özetliyor sanki. Ama bu cümle, suçu yeni nesle atmanın ve kendimizi aklamanın bir yansımasıdır. Eğer ortada bir suç varsa, eski nesil de en az yeni nesil kadar suçludur. Nasıl mı?
Teknolojik değişimin bize sunduğu televizyon ve internet üzerinden olaya bakarsak:
Her ikisinin de olumlu ve olumsuz tarafları vardır. Ama çocuklarımız televizyon ve internetin olumsuz taraflarını almaktadır. Neden? Bizim yüzümüzden. Onlarla iletişim kuramadığımız için, onlara teknolojinin olumsuz taraflarını anlatmadığımız için çocuklar teknolojiyi yanlış kullanıyorlar. Hayatı TV’de ve internette gördüklerinden ibaret zannediyorlar. Sigara, alkol, uyuşturucu vb. kötü alışkanlıkların mutlu olmanın aracı olduğunu, yarı çıplak ortalıkta dolanmanın şöhretli olmakla özdeş olduğunu, bir şeye benzemeyen kıyafetlerin modernliğin simgesi olduğunu, sosyal medyadaki beğenilerin ve takiplerin gerçek hayatta da var olduğunu zanneden bir gençlik beraberinde yozlaşmayı getirmektedir. Çünkü çocuğuna “Adam ol, takdir edilen birisi ol” vs. diyen bir aile var sadece. Ama bunların nasıl gerçekleşeceğini söyle(ye)meyen bir aile. Yani iletişim kanalları tıkalı bir aile. Bunları söyleyen kim? Teknolojik iletişim araçları. O araçlar ise bunu yanlış söylüyorlar ya da çocuklar yanlış anlıyorlar. Sonuç: Öz değerlerimizin kaybolması, yani yozlaşma.

Toplum olarak yozlaşıyoruz ve bu da elbette olumsuz bir durum. Ancak bundan daha vahim olan bir olgu daha var. Yozlaşmanın getirdiği ikiyüzlülük.
Baba-oğul diyaloğuna bir örnek:
Çocuk internette oyun oynuyor.
Baba: -Ne yapıyorsun ulan internette?!
Çocuk: -Ödevimi araştırıyorum…
Baba: -Tamam oğlum, aferin sana!
Burada ne oluyor? Yanlış bir iletişim var. Korku kültürü beraberinde yalanlar üzerine kurulu bir dünya var. Babasından korkan bir çocuk yalan söylüyor, baba çocuğu takdir ediyor. Çocuğun algısı ne? Yalan söylersen takdir edilirsin. Sonra çocuk büyüyor yalanları da onunla birlikte büyüyor.

Anne-kız diyaloğuna bir örnek:
Kız evde uzun etekli, dışarıda mini etekli (ikiyüzlü davranıyor), okul yerine kafeye gitmiş, annesini arıyor.
Kız: -Anneciğim akşam biraz geç gelebilir miyim? Arkadaşla ders çalışacağız.
Anne: -Aferin benim akıllı kızıma! Çalışın, çalışın…
Yine yalan, yine takdir edilme. Yani yanlış iletişim, beraberinde ikiyüzlülük.

Yozlaşma kötüdür ama her ne kadar yozlaşsak da bir gün silkelenip kendimize gelme ihtimalimiz vardır. Ancak yalanlarla dolu bir yozlaşma, yani ikiyüzlülük bu silkelenip kendimize gelme ihtimalini kesinlikle engellemektedir. Dolayısıyla yozlaşmanın beraberinde ikiyüzlülüğü getirmemesi için çocuklarımızla iletişim içinde olalım, değer yargılarında ortaya çıkan bozulmaların farkına varalım ve sonra da bunu düzeltmenin yollarını arayalım. Bunu da etkili ve iyi iletişim yoluyla gerçekleştirelim. Etkili iletişim, yozlaşmanın ikiyüzlülüğü beraberinde getirmesini engellediği gibi, bir gün özümüze dönmemizi de sağlayabilir.

Bir çocuğa yapacağınız en büyük iyilik, yalan söylemesini engellemektir. Çünkü yapılan araştırmalar; çocuklarının %90’ının 2-4 yaş aralığında yalan söyleme yetisini kazandığına işaret ediyor. Tabii ki bunu sözle değil davranışla engelleyebilirsiniz.

Allah(CC), yüce kitabımızda “Gerçeği sürekli ters yüz eden, günaha düşkün olan herkesin vay haline” buyurmuştur (Casiye Suresi, 7. Ayet). Ancak bizler basit konularda dahi sürekli yalan söylemekte ve içerisinde derin manalar barındıran “Vallahi” sözü ile de bu yalanımızı desteklemekteyiz. Yani yalanımıza Allah’ı şahit kılmaktayız. Her şeyi hakkıyla bilen Rabbimiz bizim yalanımızı da bilmiyor mu? Biz kimi kandırmış olduk? Maalesef, yalanı ve yemini basite indirgediğimiz için bunları düşünecek vakit dahi bulamıyoruz…

Değişen değil gelişen bir toplum olmamız dileğiyle, Rabbim yolumuzu, sırat-ı müstakim üzere kılsın.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.