DOLAR 9,36030.27%
EURO 10,92310.39%
ALTIN 531,510,34
BITCOIN 5807510,55%
Ankara
14°

PARÇALI BULUTLU

05:48

İMSAK'A KALAN SÜRE

Serkan Yüceer

Serkan Yüceer

29 Ağustos 2021 Pazar

    Gençlik

    Gençlik
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Yeni nesil” diye başlayan ve sonu çoğunlukla olumsuz devam eden cümleleri sıkça kullanır ya da etrafımızdan duyarız. Yıllar önce 18 yaşlarında bir genç kardeşimiz ile otobüste sohbet ederken, bu genç kardeşimizin “abi yeni nesil yaramaz, bizim zamanımızda böyle değildi” sözünü duyduğumda büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Bu olaydan sonra bu yeni nesil kimlerden oluşuyor diye epey düşündüm. Aslında toplumda gelecek adına genel bir karamsarlık, içinde yaşadığı zaman açısından bir mutsuzluk ve geçmişe yönelik bir özlem hali mevcut. Bu ruh halinin doğal sonucu olarak bizler, yaşadığımız zamandaki sorunların kaynağı olarak kendimizden sonraki nesli görmekteyiz. Yani dedeme göre babam, babama göre ben, bana göre çocuklarım bugünkü sorunların kaynağı olan yeni nesil. Sorunların çözüme kavuşmamasının nedeni de aslında bu bakış açısında gizlidir. Oysaki herkes sorunlar içindeki kendi payını görebilse, çözüme gitmek daha kolay olacaktır.

    Atalarımızın güzel bir sözü vardır: Oğlan babadan görür at oynatmasını, kız anadan görür sofra donatmasını.” O halde, eleştirdiğimiz nesil, bizi görerek yetişen bir nesildir. Bu durum, “sorun onlarda değil bizdeymiş” bakış açısıyla zamana bakmamızı gerekli kılmaktadır. At oynatamayan, sofra donatamayan yeni neslimizi eleştireceğimize, at oynatmayı, sofra donatmayı öğretemeyen kendi nefsimizi eleştirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

    Bilimsel gerçek şudur ki, çürüme bir süreçtir. Yani doğada hiçbir şey bir anda çürümez. İnsanlık da bu şekildedir. Eleştirdiğimiz sorunlar bir anda oluşmamıştır. Bu sorunlarda bizim payımız gençlerden daha çoktur. Gençleri sorumlu bireyler olarak yetiştirme sorumluluğumuzdan kaçtığımız sürece sorunlu bireyler yetiştiriyoruz.

    Tarihe baktığımızda büyük değişimlerin çoğunlukla gençler, gençlik eliyle yapıldığını görürüz. Dolayısıyla yeni nesili suçlamak yerine onlara fırsat tanımak gerekir. Peygamber Efendimizin Üsame b. Zeyd’i genç yaşta ordu komutanı yapması, liyakat konusunda önemli bir örnek teşkil etmekle beraber, gençlere verilen değeri de göstermektedir. Çağ kapatıp çağ açan, İstanbul Fatihi, Sultan II. Mehmet’in henüz 21 yaşında olduğunu, daha da önemlisi Babası Sultan II. Murat’ın 12 yaşındaki oğluna tahtını bıraktığını unutmamak gerekir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, “Bütün ümidim gençliktedir. Her kafanın anlamaktan aciz olduğu yüksek bir varlıktır gençlik.” sözüyle ve kurtuluşun başlangıcı 19 Mayıs’ı “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak gençlere armağan etmesiyle gençliğe verdiği önemi de ortaya koymuştur. Ayrıca “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.” diye başlayıp,  “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!” diye bitirdiği hitabeyi de gençlere atfederek onlara duyduğu güveni de ortaya koymuştur.

    Gençlerin önemini siyasette de görmekteyiz. Hiçbir zaman birinci parti olamasa da ülke siyasetinde her daim önemli bir aktör olma vasfını korumuş Milliyetçi Hareket Partisinin varlık sebeplerinden birisi de ülkü ocakları adı altında gençlere yaptığı yatırım olsa gerektir. Aynı şekilde 20 yıldır ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisinin de uzun süre iktidarda kalmasını sağlayan nedenlerden biri de gençlik kolları adı altında gençliğe ve gençlere verdiği önem olsa gerektir. Diğer taraftan, Adnan MENDERES’in idamındaki sessizliğin, Turgut ÖZAL’dan sonraki Anavatan Partisi’ndeki çöküşün arkasında yatan nedenlerden birinin gençlere yapılmayan yatırım olduğu iddia edilebilir. Ülkü ocaklarının ve gençlik kollarının bugünkü halinin, mevcut partilerin geleceğini nasıl etkileyeceğini de hep beraber göreceğiz.

    Bu satırları yazdığım süreçte gerçekleşen, Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) ve Gençlik ve Spor Bakanlığının ev sahipliğinde 24-25 Ağustos’ta düzenlenen “Genç Dostu Şehirler Kongre ve Sergisi” ve yerel yönetimlerin konuya hassasiyetle yaklaşımı gelecek adına umut verici gelişmelere örnek teşkil etmektedir. İlçemiz adına Akyurt Belediyesi’nin “Alfa Genç Kart ve Mobil Uygulama Projesi” ile ödül alması da dikkate değer bir gelişmedir.

    Sonuç olarak, değişimin ve çözümün anahtarı gençliktedir. Ancak, o anahtarı kullanmayı gençliğe öğretecek olan bizleriz. Kâğıt üstünde kalmayıp uygulamaya dönüşecek şekilde, gençlere verdiğimiz önem ve duyduğumuz güvenle tüm sorunların üstesinden geleceğiz inşallah. Zaferlerle dolu tarihimizden birer parça olan Malazgirt Zaferimiz ve Zafer Bayramımız kutlu olsun. Kalın sağlıcakla.

    Devamını Oku

    Hiç yere

    Hiç yere
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Ahmet çocukluk hayalleriyle oyuna dalmıştı. İneklerin köylünün buğdaylarına girdiğini dahi fark etmemişti. Komşuları Hasan Ağanın öfkeli sesiyle irkildi. O an için aklına gelen tek çare kaçmaktı, hem de arkasına bile bakmadan… Eve vardığında minik bedenindeki koca yüreği pıt pıt atıyor, korkusu her halinden belli oluyordu. Babası “Ne oldu?” diye sordu. Kekeleyerek anlatmaya başlamıştı ki babasının azarı susturdu. “İki ineğe sahip çıkamıyorsunuz, bunca mala mülke nasıl sahip çıkacaksınız bilmiyorum!” derken ağabeyinin sesi kulaklarında çınladı: “Baba görmüyor musun? Çocuk korkmuş zaten. Hem ne olmuş ki? Hayvanlarda da akıl var, fikir yok. Burası köy yeri. Sanki bizim ürünlere Hasan Ağanın davarlar girmiyor mu?” Babası yumuşar gibi olmuştu ki Hasan Ağa söylenerek avludan içeri girdi, yanında da iki oğlu vardı. Çocuk da olsa büyük bir kavganın başlayacağını anlayan Ahmet öne atıldı. Özür dilemek için henüz ağzını dahi açmamıştı ki Hasan Ağanın nasırlı iri ellerinin havaya kalktığını gördü. Korkudan titreyerek gözlerini kapamıştı. Duyduğu yumruk sesi ve acı bir feryat ile gözlerini araladı. Ağabeyi Mehmet bir eliyle hasan ağanın havada duran kolunu bilekten kavramış öylece kalakalmıştı. Hasan ağanın büyük oğlu sere serpe yere uzanmış acıyla yüzünü tutuyordu. Diğer oğlu Ali ise Ahmet gibi korkulu gözlerle oluğu yerde donup kalmıştı. Mehmet; “Hasan Ağa, koskoca adamsın, üç beş buğday tanesi için bunca yaygaraya, düşmanmışız gibi ev basmaya, dahası küçük bir çocuğa el kaldırmaya, utanmıyor musun? Daha dün senin çoban uyuyup da davarlarınız bizim bahçeye girmedi mi? Biz ne ettik sana? Ziyan bile kesmedik. Köylük yerde olur böyle demedik mi? Ziyanın neyse kes! Sen de, oğulların da, tüm köylü de bilsin ki Ahmet benim canımdır, kanımdır. Kastı olmadan işlediği bir kusur olursa vebali de benimdir. Kimse de kılına dokunamaz!”

    “Mehmet abi, Mehmet abi!” diye feryat ederek uyandı Ahmet. Yatağında oturmuş, hıçkırıklarla ağlıyordu. Omuzunda bir el hissetti. “Sakin ol hemşerim. Hayır olsun inşallah. Buraya düşen herkes ilk günlerde böyle kâbuslar görür. Zamanla herkes alışır. Bak bana yaş altmışa dayandı. Ne kadar ömür var Allah bilir. 10 yıldır buradayım. Af çıkmazsa bir 5 yıl daha yatarım.” Yaşlı ve donuk gözlerle bu babacan adama bakan Ahmet, “Suçun neydi ki?” dedi. “Kader mahkûmuyuz evlat, ırzımıza namusumuza göz diken iki adamı vurdum. Biz ne için yaşıyoruz ki bu dünyada? Ya sen, niye düştün buralara?” diye söylenerek karşı yatağa oturdu adam.

    Hasan, yutkunarak cevap vermeye çalışsa da kelimeler boğazında düğümleniyordu. “Hiç yere!” diyebildi sadece. Derin bir sessizliğe büründükten nice sonra, “Ağabeyim hanımına çarşıdan oyalı yazma aldığı için.” deyiverdi. Karşısındaki adamın şaşkın bakışlarına aldırış etmeden, başını öne eğerek başladı anlatmaya… Önce rüyasında gördüğü ve çocukluğunda yaşadığı yukarıdaki olaydan başlayarak ailesini ve özellikle ağabeyiyle olan güzel anılarını anlattı. Beraber çalıştıkları günleri, kavgalarını, dostluklarını ve ağabeyinin ona nasıl kol kanat gerdiğini. Ağabeyinin ve kendi düğününde yaşadıklarını, yengesinin eşi Aslıyı ne kadar sevdiğini ve kendisine eş yapmak için ne kadar uğraştığını, eşinin yengesi dâhil tüm ailesini nasıl sevdiğini ve hürmet ettiğini, babasının nasıl zengin ve cömert bir ağa olduğunu, evlerinden misafirin hiç eksik olmadığını peş peşe sıraladı. Sonra birden ses tonu ve duruşu değişerek, uzun uzun düşünerek konuşmaya devam etti.

    O gün ağabeyimle çarşıya gitmiştik. Ağabeyim yengem Ayşe’ye bir yazma aldı. Ağabeyim bana, “Ahmet, sen de Aslıya bir tane al.” dedi. Ancak ben eşimin zevkini bilmediğimi, gerekirse onun zevkine göre haftaya da ona alacağımızı söyledim. Köye geldiğimizde Ağabeyim yazmayı yengeme verince yengem çok mutlu olmuştu. Eşimdeki üzüntüyü fark ettiğim an gönlünü alma bahanesiyle “Kıskanma Aslı, haftaya hep beraber gideceğiz, beraber seçeriz.” dedim. Bu sözümle eşim daha da üzülmüştü ki yengem “Ne o Ahmet, onca yıl sözlü kaldınız. Daha zevkini öğrenemedin mi?” deyince üzüntünün öfkeye döndüğünü anlayamamıştım bile. Her şey bundan sonra başladı işte. O günden sonra ne ben ağabeyimi, ne ağabeyim beni, ne eşlerimiz birbirini, ne de biz onları anlayamadık. Anlamak için dinlemek gerek ya, biz birbirimizi dinlemedik bile. Konuşmalar iğneleyici olmaya, gülüşler sahte olmaya başladı. Ağabeyim dost görünen akrabalarda, ben babama haset edip duran Hasan Ağanın oğullarında, Ayşe Yengem gönlü bende olan ve içten içe eşimden nefret eden ahretliği Güllü’de, Aslı da kendi ailesinde derman arar olmuştu. Ne ana nasihati, ne de baba vasiyeti dinliyorduk. Bir araya gelince ya konuşmuyor ya da kavga ediyorduk. Anam babam sağ iken evlerimizi ayırmıştık bile. Derken önce anam, ardından babam bunca kahra dayanamadan göçtü gitti hayattan. Nefretimizle, son nefeslerinde söyledikleri güzel sözlere dahi kulaklarımızı tıkamıştık. Tüm anılarımızın geçtiği, fakat bir türlü paylaşamadığımız koca konak bir gün yandı kül oldu gitti. Ağabeyim benden şüphelendi, ben ağabeyimden.

    Öfkemizden ne dediğimizi bilmez olmuş, arabuluculuğa gelen babamızın dostlarının, anamızın ahretliklerinin de kalbini kırar olmuştuk. Zamanla onlar da bizden uzaklaştı. Bir tek, baba dostumuz Hüseyin amca vardı her ikimizle sohbet eden. Onu da öylesine dinliyorduk. Nefsimizin, hırsımızın ve kinimizin kurbanı; fitnecilerin oyuncağı olmuştuk. Ağabeyim arada bir yapıcı adımlar atsa da benden bir adım gelmediği için artık yaklaşmak şöyle dursun, gittikçe uzaklaşıyorduk. Paylaşamadığımız malları yok pahasına satıp, birbirimize inat, gelirimizden daha çok harcıyor, gittikçe borçlanıyorduk. Elimizde, babadan kalma bir tek traktör kalmıştı. Onu da paylaşamamış fakat babamızın hürmetine, anılarımızın hatırına satmamıştık.

    O gün Hasan Ağa’nın oğlu Ali koşarak geldi. Bana, “Ahmet duydun mu? Mehmet Ağabeyinin borcu yüzünden sizin traktöre haciz gelmiş, alıp götüreceklermiş” dedi. Bir hışımla koştum gittim. Ağabeyim de karşıdan geliyordu. Hasan ağanın büyük oğlu da haciz için gelenlerin yanında idi. Ağabeyimin önüne durarak “Kendi borcun yüzünden Ahmet’in traktöre haciz getirmişsin, sen nasıl bir ağabeysin?” dedi. Ağabeyim Mehmet; “Yıllar önce yediğin yumruğun acısını unutmadın galiba namert, fitnebaz!” diyerek elini kaldırmıştı ki belimdeki silahı çıkartıp tüm mermileri saydırdım. Yaşlı gözlerle can çekişirken, “Sen ne yaptın Ahmet? Allahım bizi affet, anamızın babamızın sözünü dinlemedik!” diyebildi ve şehadet getirerek orada can verdi. Ali ve ağabeyinin hain gülümseyişleri, haciz için gelenlerin yere saçılan paralara ve ağabeyime şaşkın ve korku dolu bakışları arasında Hüseyin amcanın cılız sesiyle söylediği şu son sözler kaldı hatırımda; “Senin borcun yüzünden baba yadigârı traktörünüze haciz geldiğini öğrenince, koşarak bana geldi, borç istedi. ‘Üç güne kadar veririm. O traktör bizim baba yadigârımız, ne ben dayanırım yokluğuna ne de gardaşım Ahmet. Hem onca şeyden sonra kalbimizdeki mühür kırılır belki de gardaşımla eskisi gibi oluruz.’ dedi. Parayı verir vermez koşarak buraya geldi. Ben de sizin barışacağınız umudu ve sevinciyle arkasından geldim. Hey gidi Koca Yusuf Ağanın oğlu hey! Bir fitneye onca malı yedin, yetmedi hiç yere gardaş katili de oldun.”

     

    Devamını Oku

    Muratın Muradı

    Muratın Muradı
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Sol böğründe bir hissiyat, kulağında bir ses ile uyandı Murat. Çapaklı gözlerini hafifçe araladı, dedesini gördü. Bu kez de dalından silkeleyerek Murat’ı uyandırmaya çalışıyordu. “Hadi olum gak da gidelim, giç galdık.” “Dede ya! uykum var” derken, dedesinin “Hadi moturu sen sürecen bak” sözüne kanıverdi. Bir hışımla kalktı döşekten. Her zamanki gibi göynekle yatmıştı. Yataktan doğruldu hemen pantulunu giydi ama işliğini bir türlü bulamıyordu. Anasına seslendi “Anaaaa! Benim işlik nerde gı.” “Öllüünköründe, neriye attıysan ordadır” cevabıyla kendine gelerek etrafta arandı, somyanın altındaki gasnağın içinde buldu.

    Ibrıktaki buz gibi suyla elini yüzünü yıkayıp, askıdaki pişkirle kurulandıktan sonra, anasının yanına vardı. Anası sofrayı hazırlamış, hamur kardığı teknenin başında isiranla hamur kazıyordu. Bir eli irezede, diğeri sövede, dinelerek anasını izlerken, ensesinde bir şaplak sesiyle irkildi. Babası, “Sen bu saatte galkmazdın, nooldu? Deden gine baaçıya mı götürecek seni” diye söylenerek sofraya oturdu.

    Sobada yeni kızarmış ve siniye dizilmiş köy somunu dilimlerinden bir tane aldı, üzerine tereyağı sürdü. Bir ekmeğinden ısırarak, bir tasa daldırdığı kaşığındaki çorbayı yudumlayarak karnını doyurdu. Kenarda duran elbezine aldırış etmeden bir sağ koluna bir sol koluna ağzını güzelce sildi. Dışarı seğirtti, tam soğukkuyularını giyecekken anası seslendi, “Süveterini giy, gocuğunu da al oğlum, hava serin, örüsger de çok, belki yaamır da yaabilir.”

    Dedesi, sergende duran bıçağını alırken, “Murat, ambarevinden tırpanı, örsü, çekici, gayraa, dirgeni, anazıtı al da garasora go, çenteyi de getir, anan yavan yaşşık bişiler guysun, acıkınca yiriz” diye seslendi.

    Bahçeye doğru yola koyulduklarında köyün sığırları otlamaya yeni çıkıyor, davarlar ise örümden dönüyordu. Yol kenarındaki tezeklerle uğraşan Hasan ve babasını gördü. Hasan Murat’a el sallayarak seslendi “Murat, aaşam irken gelirsen törnet binelim ya da tökecen oynayalım.”

    Bahçede dedesi, “Murat böönkü cılgalara dokunma, dünden galanlar gurumuştur” diyerek işe koyuldu. Murat dirgenle cılgadaki otları toplayıp deste yapıyordu. Biraz da öyle kuruyacak, kurumuş desteleri ise anazıtla römorka yükleyeceklerdi.

    Yoruldukları vakit ağaç gölgesinde dinleniyorlar, çoturada duran suyu bakır tasa döküp içiyorlardı. Kuşluk vakti acıktıkları için biraz da yemek yediler. Dedesi; “Eskiden orakla biçerdik, tırpan işimizi çok golaylaştırdı. Sen bilmezsin, biz ekinleri tırpanla biçer, ayaklarımıza baaladığımız tönge ile toplardık. Gaanıyla harmana getirir, düvenle sürer, örüsgerde savururduk. Eben (Babannen) de çineerle, galburla eler, gavuzunu ayırırdı. Haklaayla ölçer, tilizlere guyar, ambarlarda saklardık. Ne zor günlerdi. Şimdi makineler çıktı, on adamın bir günde yaptığı işi bi saatte yapıyo. Ama bet bereket kalmadı evlat. Bak bu sene bıldırki yaaşın yarısı bile yok” diye maziye daldı.

    Eve döndüklerinde akşama daha çok vardı. Annesi tandır evinde bazlama yapıyordu. Nohut ve ekinden kavurga da yapmıştı. Sağ cebine biraz kavurga, sol cebine de biraz zerdeli kurusu doldurdu. Bazlamanın yarısını kopardı. Anası, “Yavan yime oğlum.” diyerek üzerine biraz yoğurt sürdü, onun üzerine de biraz şeker koydu. Hemen gırana çıktı, arkadaşlarıyla buluştu. Ahmet ile Hasan birbirlerinin yüzüne dahi bakmadan oturuyorlardı.

    Murat: “Nooldu la size böyle kös kös oturuyonuz”
    Ahmet: “Onu Hasan’a sor, her zamanki gibi oyunda cınıdı”.
    Hasan: “Asıl cınık sensin. Böörüme sumsuk atan sen deyil miydin?”
    Ahmet: “Sen de bana deptin”
    Murat: “Amma zınardınız ha, arkadaş didiğin dövüşür de barışır da. Hadi barışın! Bak anam taze bazlama virdi, üstünde yovurtla şeker de var. Hem daha bitmedi bir cebimde kavurga, öbüründe de zerdeli gurusu var.”

    Diğer arkadaşları da onlara katıldılar. Saklambaç, tökecen, çelik çomak, dombik, tarak, arakestim gibi bir sürü oyun oynadılar. Murat hava kararmadan eve gitti. Hep birlikte yemek yediler. Bugün çok yorulmuşlardı. Her gün yaptıkları sokağa gitme işini ertelediler. Komşulardan da sokağa gelen olmamıştı. Erkenden yattılar. Murat, gündüz dedesinin anlattıklarını hatırlayarak, anasının, babasının dedesinin, babaannesinin yaptığı tüm işleri yapabilen aletler icat eden bir mucit olma hayaliyle derin bir uykuya daldı…

    Devamını Oku

    Köyümüze dönelim

    Köyümüze dönelim
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Köyler, 1924 yılında kabul edilen Köy Kanunu ile birlikte Cumhuriyet tarihinin en köklü ve önemli kurumlarından birisi olmuştur. Binlerce yıllık toplum kurallarıyla desteklenen kültürel yapısı ve Köy Kanunu’nun yasal kuralları ile 80 yılı aşkın süredir varlığını sürdüren bu idari yapı, 2004 yılında kabul edilen Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda 2008 yılında yapılan değişiklikle önemli ölçüde değişmiştir.

    Fiziki yapısı aynı kalan köylerimizin, hukuki ve idari yapısında köklü değişiklikler yapılmış ancak aradan geçen 10 yılı aşkın süre göstermiştir ki bu değişimin birçok olumsuz etkisi olmuştur.

    Bu olumsuzlukları şu şekilde özetleyebiliriz:
    – Köylerin tüzel kişiliği kaldırılarak, köyler üzerinde hiyerarşi (merkezi idare etkisi) artırılmıştır.

    – Merkezi idare ve belediyeden hizmet alıp almadığına ve bu hizmetlerin kalitesine bakılmaksızın her köyde yaşayan vatandaş vergi ödemek zorunda kalmıştır. Şunu da ifade etmekte fayda vardır ki: Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda değişiklik yapan ve köylerin mahalleye dönüşmesini sağlayan 6360 sayılı Kanun’un geçici birinci maddesiyle, önce 5 yıl, sonra 6 yıl ve daha sonra 31/12/2022 tarihine kadar, Emlak Vergisi Kanunu’na göre alınması gereken emlak vergisi ile Belediye Gelirleri Kanunu uyarınca alınması gereken vergi, harç ve katılım paylarının alınmayacağı; içme ve kullanma suları için alınacak ücretin de en düşük tarifenin % 25’ini geçmeyeceği hüküm altına alınmıştır. Ancak birçok belediye bu hükme aykırı hareket etmek suretiyle vergi tahakkuk ettirerek tahsiline devam etmiştir.

    – Köylünün kendi imkânlarıyla ya da il özel idarelerinin katkılarıyla yapmış olduğu içme suyu tesisleri iptal edilmiş, yeni tesisler kurularak içme suları paralı hale getirilmiştir. Kanunun ilk çıktığı dönemde ASKİ tarafından hatalı olarak normal tarife uygulanmış olsa da bu hatadan dönülerek Kanuna uygun tarife belirlemesi yapılmıştır.

    – Köy muhtarlarının ve ihtiyar heyetinin yetkileri kaldırılmış, muhtarlıklar pasif birer kurum haline dönüştürülmüştür. Köyler dışarıdan müdahalelere karşı korunmasız bırakılmıştır.

    Yaşanan olumsuzluklar bunlardan ibaret değil ancak en temeli bunlardır. Aradan geçen onca zamanda köylümüz de yeni duruma alışmıştır. İnşaat sektöründeki gelişme, iş olanaklarının artışı gibi nedenlerle cazip hale gelen şehir hayatı, köyden kente göçü hızlandırmıştır. Taşımalı eğitim ile köydeki sosyal hayat daha da azalmış, maaşlı memura dönüşen muhtarlık kurumu ile de köyün sorunlarına olan ilgi yok olmuştur.

    Sonuç olarak; Köy Kanunu’nun köyün zorunlu işleri arasında saydığı, “köyde evlerin etrafını ve köyün sokaklarını temiz tutmak, her ev kendi önünü süpürmek” görevinin (farklı bir söyleyiş tarzıyla atasözü/deyim olarak herkesçe kullandığı gerçeğini de hatırlatarak), tarihe karıştığını; devlete vergi veren ve her hizmeti devletten bekleyen bir köylülük anlayışının ortaya çıktığını ifade edebiliriz. Yani kimse kendi kapısının önünü dahi süpürmez olmuştur.

    Zengin şehirlilerin başlattığı ve pandemi süreciyle birlikte cazibesini artıran hobi bahçeciliği de köylerin mahalleye dönüşmesinin ortaya çıkardığı dolaylı bir sorun haline gelmiştir. Hobiciler tarafından, tarıma destek sağlandığı iddia edilse de, planlı programlı yapılmış olsa belki faydalı olabilecek bu yapıların, maalesef çarpık yapılaşma başta olmak üzere birçok soruna yol açtığı gerçektir. Tarımın bir hobi olmadığını, tarımın bir sektör, çiftçiliğin de kadim bir meslek olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur.
    Doğu toplumlarının en önemli özelliklerinden birisi sorunu önceden öngörememektir. “Kervan yolda dizilir” sözüyle de anlam bulan bu anlayış maalesef bu toplumların devamlı bedel ödemesine yol açmaktadır. İyi tarafından bakacak olursak, geç de olsa sorunlara müdahale edebiliyoruz.

    Örneğin, 28/10/2020 tarihinde Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda değişiklik yapılarak hobi bahçeleri yasaklanmıştır. Tarım arazileri açısından sorun çözülmüş fakat iyi niyetle buraları satın alıp kullanan vatandaş bedel ödemek zorunda kalmıştır. Yani bir soruna çözüm getirilirken başka bir sorun ortaya çıkmıştır.

    Benzer bir müdahaleyle, 16/10/2020 tarihinde Büyükşehir Belediyesi Kanunu’na bir madde eklenerek, mahalleye dönüşen köylere “kırsal mahalle” olma yolu açılmıştır. Bu şekilde, en azından köylüler, vergisel yükümlülüklerinden kurtulabilecektir. Ancak şunu ifade etmeliyiz ki, sadece kırsal mahalle olarak dikkate alınmak yerine, bu mahallede ikamet eden ve tarımla uğraşan çiftçiler de ölçüt olarak değerlendirilseydi amaca daha sağlıklı ulaşılabilirdi. Emlak vergisi boyutuyla gelirleri azalacak olan belediyelerin bu uygulamaya karşı duruşları da yumuşatılmış olurdu. Kanunun açık hükmüne rağmen geçici muafiyet döneminde vergi tahsilinden vazgeçmeyen belediyelerin, kalıcı vergi muafiyeti tanıyan bu düzenleme konusundaki yaklaşımlarını hep birlikte göreceğiz.

    Kırsal mahalleye dönüşmek için “ilçe belediye meclisinin kararı ve teklifi üzerine büyükşehir belediye meclisinin en geç doksan gün içinde alacağı karar” gereklidir. Bunu sağlamak amacıyla mahalle sakinlerinin ve mahalle muhtarlarının da belediyeler nezdinde gerekli girişimde bulunmaları önem arz etmektedir. Mustafa Kemal Atatürk “köylü milletin efendisidir” derken tarımın ve çiftçinin önemini vurgulamış lakin ayet ve hadislerin anlamlarından ortaya çıkan sonuç şudur ki: “Siz ne halde iseniz başınıza o şekilde idareciler gelir”. “Bir topluluk kendini düzeltmedikçe Allah (CC) onlardaki hali düzeltecek değildir.”
    Haydi! Şimdi hep birlikte istişare edelim ve karar verelim, özümüze ve köyümüze dönelim. Kalın sağlıcakla…

    Devamını Oku

    İNANÇ

    İNANÇ
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    İnanç denildiğinde neredeyse hepimizin aklına din gelir. Fakat “Tanrı’ya, bir dine inanma, akide, iman, itikat” şeklinde ifade edilen inancın; “bir düşünceye gönülden bağlı bulunma”, “birine duyulan güven, inanma duygusu” ve “inanılan şey, görüş, öğreti” şeklinde tanımları da bulunmaktadır.

    Ümmetin 73 fırkaya ayrıldığı, yerden mantar biter gibi hocaların, şeyhlerin, pirlerin, tarikatların ortaya çıktığı bir ortamda, en ideali devlete ve devletin kurumlarına itibar etmektir. Bu nedenle din inancı konusunda ahkâm kesmek bizim haddimize değildir.

    Farklı anlatım ve yorum tarzları bulunsa da, birçoğumuzun bildiği, “yağmur duasına şemsiye ile gitmek” şeklinde özetlenen bir hikâye vardır. Bu hikâyede, elinde şemsiye ile duaya çıkan köylünün, Allah(CC)’a, kendine ve yaptığı duaya olan inancına, diğerlerinin ise sadece şekilden ibaret tutum ve davranışlarına vurgu yapılmaktadır.

    Genç yaşta ebedi âleme uğurladığımız, çok değerli bir abimiz, A firmasına ait araçları satan bayide satış temsilcisi iken en iyi araç hangisi sorusuna A markasını överek cevap verirdi. Daha sonra B firmasına ait araçları satan bayide satış temsilcisi iken en iyi araç hangisi sorusuna B markasını överek cevap vermeye başladı. Bu durumu kendisine hatırlattığımda verdiği cevap şuydu; “Aslında teknik olarak bu iki marka birbirine çok yakın kalitede araçlar üretiyor ama ben bir satış temsilcisiyim kendim inanmadığım bir şeye başkalarını nasıl inandıracağım?”

    Üstün DÖKMEN’e göre inanç, güven ve ümitle birlikte hayatı güzel kılan üç olgudan biridir. Kendi yaptığımıza dahi inanmıyorsak, etrafımızda güveneceğimiz insanlar yoksa ve yarına dair bir ümidiniz yoksa bu hayat bize hiçbir zaman güzel olmayacaktır. “İnançlı 1 kişi, ilgili 99 kişiye eşittir” şeklinde J. S MİLL’e atfedilen bir söz vardır. Burada herhangi bir konuda, bu konuya inanan 1 kişinin, o konuyla sadece ilgili olan 99 kişi kadar etkili olacağı vurgulanmaktadır. Bir de bu konuda ilgisi dahi olmayan kişilerin bu konuyla ilişkilendirildiğini düşünürsek vay halimize. Bu açıdan baktığımızda liyakatin ölçülerinden birisinin de inanç olduğunu görürüz. Yani yaptığı işe inanmayan insan o işe layık da değildir.

    Biz günlük hayatımızda her gün yağmur duasına çıkmasak da söz konusu köylülerin tutum ve davranışlarını birçok alanda gösteriyoruz. Hayat tecrübelerimizden yola çıkarsak, bireysel ve örgütsel (toplumsal) başarının veya başarısızlığın temelinde de inanmak vardır. Varılan hedefin doğruluğu veya yanlışlığı tartışmasını bir kenara bırakarak, başarıyı, hedefe varma olarak nitelendirirsek, hedefe inananların bu hedefe vardıkları aşikârdır. “Türkiye için inandığın yolda yürü!” sloganı ile 7. olağan kongresine giden mevcut iktidar partisinin, 18 yıl iktidarda kalma başarısının altında da yaptığı işe inanmak yatmaktadır.

    İnancı ve siyaseti bir araya getirmişken, siyasi aktörler başta olmak üzere toplumun değişik kesiminden değişik grupların inanmışlığına değinmekte fayda var. Sosyal medyanın ulaştığı boyut ortadadır. Yediğimiz, içtiğimizden tutun da özel hayatımıza kadar her şeyi sosyal medyada paylaşır olduk. Bahsettiğimiz gruplar da yaptıkları her şeyi sosyal medyadan paylaşma modasına uymuş durumdalar. Toplandık, istişare ettik, bilgi alışverişinde bulunduk, talepleri dinledik vb. süslü söylemlerle boy boy toplu resimler paylaşılıyor. Toplantı resimlerinde, herkesin önünde bir kâğıt, not defteri veya ajanda ile kalem görmeyi arzularken, birçok resim karesinde bir kişide dahi bunları görememek insanda hayal kırıklığına yol açıyor. “Söz uçar yazı kalır.” misali, bu hayal kırıklığıyla, yapılanlara ve yapılacaklara da inanamıyoruz. Acaba onlar yaptıklarına inanıyorlar mı?

    Tutum ve davranışları eleştirsek de, bu tutum ve davranışın sahibi insana saygımız var. Yani kişileri değil davranışları hedef alıyoruz. Eleştirilerimizden üzerine düşen payı alacak olanların da konuya bu hassasiyetle yaklaşmaları temennimizdir. Eleştiriye açık olmak da bunu gerektirir. Yani eleştiriye açık olmanın ilk adımı bunu kabullenebilmek, sonraki adımı ise eleştirilen davranışı değiştirebilmektir.

    İnsanları inandırmaya çalışmanın, inananlarla yola koyulmaktan daha zor olduğu bilinciyle, biz de inandığımız yolda yürümeye, inandığımız doğruları söylemeye devam edeceğiz; doğru şeyleri, doğru zamanda, doğru kişiye söylemeye gayret edeceğiz inşallah.

    Unutmayalım ki, 1071 de Malazgirt’te, Anadolu’nun kapılarını Türklere açan, Sultan Alparslan’a kefen misali beyaz gömlek giydirerek ordunun başına geçiren de yukarıda bahsettiğimiz inanmışlıktır. Bu inanç hem zafere olan inanç hem de şehitlik mertebesine olan inançtır.

    Yine bugün 106 ncı yıldönümünü kutlayacağımız, Çanakkale Zaferi de bu inanmışlığın eseridir. Bu vesileyle vatan için gözünü kırpmadan düşmanın önüne atılan aziz şehitlerimizin ruhları şad olsun diyoruz. Bizler onlara minnettarız…

    Emrolunduğu gibi dosdoğru olan kullardan olmamız dileğiyle, Rabbim hepimizi doğrularla hemhal eylesin!

    Kalın sağlıcakla…

    Devamını Oku

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.