DOLAR 18,6446 0.02%
EURO 19,6205 -0.06%
ALTIN 1.063,35-1,25
BITCOIN 3178950,18%
Ankara

PARÇALI AZ BULUTLU

02:00

YATSI'YA KALAN SÜRE

Onur Kök

Onur Kök

29 Kasım 2022 Salı

Yetmez mi?

Yetmez mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sosyal belediyecilik bir süredir sosyal yardım belediyeciliğine dönüştü, tabi ki bu durumun ortaya çıkmasındaki en temel sebep, ülkemiz insanının içinde bulunduğu ekonomik çıkmazlar. Bugün temel ihtiyaçları karşılayabilmek için asgari ücret üzerinden değerlendirdiğimizde bir aileden en az iki kişinin iş sahibi olması gerekiyor.

Akyurt gibi bir ilçede işsizliğin oldukça düşük seviyelerde olduğunu hesaba kattığımızda sosyal yardıma ihtiyaç duyabilmek için kriter ne yazıktır ki işsiz olmak değil. 37 yaşındayım ve çocukluğumdan hatırlıyorum, bir emekli maaşı bile bir aileyi geçindirmeye yeterken bugün bırakın emekli maaşını, öğretmen, doktor, polis gibi çocukluğun hayalleri süslediği meslek sahipleri dahi yoksulluk sınırında yaşıyor.

Esnaf, çiftçi, ekonomiye değer katan çeşitli meslek türleri de neredeyse kazançları ile yoksulluk sınırlarını zorluyor. Bütün bunları üst üste koyduğunuzda Akyurt Belediye Başkanı Hilal Ayık’ın meclis kürsüsünden ifade ettiği yardım alan ‘2 bin 500 ailenin yer aldığı liste’ye şaşırmalı mı?

Yaklaşık 40 bin nüfusu olan, fabrikaların istihdam sağladığı, işsizliğin neredeyse sıfırlandığı, hatta çevre ilçelerden bile çalışanların olduğu Akyurt’ta her 4 aileden biri yardıma muhtaç ise bu durum sorgulamaya değmez mi?

Yardımlara başvuru yöntemleri, yardım almak, teknolojiyle birlikte gelişti, internet üzerinden doldurulan form, size teslim edilen kart ile yardım süreci de hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Geçmiş ile kıyasladığımızda her şeyin hızlandığı gibi yardımlarda hızlandı.

Belediyelerin sosyal sorumluluklarının yanında yerine getirmesi gereken birçok sorumluluğu var. Sağlıktan eğitime, ulaşıma, sosyal donatılara, parklara, çevre düzenlemelerine, kentin türlü inşasına birçok alanda yapabileceği o kadar çok şey var ki, ancak yazılacak bir kitap ile belki taslağını oluşturabiliriz.

Yardımlara ayrılan bütçe ister istemez, toplumsal yaşamın kalitesini de düşürüyor. Toplumun hem bedenen hem de fikren ihtiyaç duyduğu maddi ve manevi alanda kendisini geliştirebileceği alanlara ne yazık ki yeterli kaynaklar aktarılamıyor. Bunun sebebini ‘ekonomik koşullar’ olarak tanımladık ve sadeleştirdik.

Avrupa Birliği’ne üye olma yolunda birçok kamu kuruluşu ya özelleştirildi ya da maddi varlıklarına son verildi. Örneğin, toplumumuz büyük bir heyecanla TOGG’u bekliyor. İlk deneme olan Devrim otomobili TCDD’nin bağlı ortaklığında Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayi A.Ş. (TÜLOMSAŞ) tarafından üretilmişti. Başarısızlıkla sonuçlandı.

TÜLOMSAŞ devletindi, peki ya TOGG, Turkcell, Zorlu, BMC, TOBB ve Anadolu Efes ortaklığında kurulan anonim şirket tarafından geliştiriliyor. Özelleştirilen, satılan, kapatılan kamu kuruluşlarını burada sıralamak için uzun bir liste yapmamız gerekir.

Savunma sanayiinde bile bugün Türkiye olarak yerli ve milli sermayedarlarımızı oluşturma çabası içerisindeyiz. Üretimi geçtik, sağlık bile artık özelleştirildi, örneğin Bilkent Şehir Hastanesi CCN Grup tarafından işletiliyor ve ticari bir bina…

Artık ülkenin, ülke halkının ihtiyaçları özel şirketler üzerinden üretilerek bir pazar olarak görülen halka sunuluyor.

Kişi başına düşen GSMH’den, halkın payına düşse düşse asgari ücret düşer, yoksulluk düşer. Aileden bir kişi çalışacağına, en az iki kişilik karın tokluğuna çalışılacak ucuz iş gücü düşer. Üretecek, çalışacak, kollara, ellere ihtiyaçları var.

Sosyal devlet ilkesinin sorunsuz işlemesi, sosyal yardımlara ihtiyaç duyulmaması için Devletçilik ve Halkçılık ilkelerinin işletilmesi gerekiyor.

‘Sosyal yardımlara mahkum olmak, artık yetmez mi?’ diye sormayalım mı?

Devamını Oku

Bakış açısı

Bakış açısı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Su üzerinden sürdürülen tartışma bir süredir devam ediyor. Ankara’daki su indirimi beraberinde ise ‘yardım’ tartışmalarını getirdi. Hiç kimse ‘indirim’ kararını tartışmaya açmak istemez, vatandaşın cebini ilgilendiren herhangi bir konu olumlu karşılanabilir. Ancak bu içerisinde siyasi hamleleri barındırıyorsa işte o zaman bizlere fikir yürütülebilecek başka alanlar sunar.

Son günlerde ‘Cumhur ittifakı’ ile yönetilen bazı belediyelerde suya zam kararı belediye meclislerinde görüşülerek kabul edildi. Hepimiz özellikle son iki yıl içerisinde her alanda fiyatların nasıl artış gösterdiğini biliyoruz. Bir çok örnek sıralanabilir ancak kendi sektörümden örnek vermek gerekirse kağıt fiyatlarının son iki yıl içerisinde yaklaşık 4 katına çıktığını söylemek hiçte abartı olmaz.

Ancak beni telaşlandıran konu; İndirim, zam üzerinden süren gündem değil. Kararın hemen ardından ABB’nin yardımları keseceğini duyurması ile yaşanan sms savaşları, yardım alan aileler üzerinden yürütülen siyasi çalışmalar…

Ekonomik sorunların yığıldığı günümüzde, birilerinin zenginliğine zenginlik kattığını düşünürsek, yoksulluğun siyaset alanı haline dönüşmesi, kitlelerin ülke yönetimine bakışında, yorumlamasında, adalet, hukuk, eşitlik, özgürlük gibi alanlar yerine yardımlar üzerinden genel geçer not vermesi, üzerine kafa yormaya değmez mi?

Yardımlar bir tarafta, genel seçimler yaklaşırken EYT, devlete olan borçlarda yapılandırmalar, kredi kolaylıkları, bazı borçların silinmesi, asgari ücretin artırılması gibi konularda gündeme geliyor ve gelecektir.

Ülke insanının maddi gücünün, daha doğrusu yetersizliğinin, siyasetçilerin birincil manevra alanı olması, diğer toplumsal konuları neredeyse unutturuyor.
Ülkemizin gelişimi için Atatürk’ün ilkelerini referans olarak görmek bizim için yol gösterici olacaktır.

Bugün ekonomide alınan, açıklanan her türlü önlem, bilimi, fenni, toplumsal eşitliği, sanayileşmeyi beraberinde getirmediği sürece kısa vadeli önlemler olarak unutulup gidecektir. Ve büyüyen sorunlar beraberinde benzer gündemleri yeniden ortaya çıkaracaktır.

Özelleştirmeler, toprak satışları gibi Cumhuriyetin maddi değerlerini harcayarak geçen zamanda miras yiyenler olarak, gelecek kuşaklar hem bizleri sorumlu kılacak, hem de baş etmeye çalışacakları artan yükün altında kalacaklardır.

Bilime, sanata, eğitime önem vermeyen toplumlar başını kaldırıp dünyada neler olup bittiğini yorumlayamaz. Bizim derdimiz kışlık patates, soğan olmuşsa, ucuz yağ almak, beslenme birincil dertse, işte siyasette buna göre yolunu bulacaktır.

Siyaseti, ülke yönetimini yorumlarken gözlemleyeceğimiz diğer alanları da bulmak ve odaklanmak durumundayız. Bakış açımızı değiştirmek, ülkemiz ve geleceğimiz adına gerekli değil mi sizce?

Devamını Oku

Kız camda, çapkın yalıda, hayat darmaduman

Kız camda, çapkın yalıda, hayat darmaduman
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Türk sinemasının değerli üstadı Kemal Sunal bir filminde uykudan uyanır, kolunda saati bile yoktur, evinin hemen yakınındaki tren yolundan geçip giden trenlerden bilir saatin kaç olduğunu… Kahvaltı yapmak lazım der içinden, kavanozu açar, sadece bir tanecik zeytin, yemeye kıyamaz, ekmeğini banar ve başka bir güne saklar damağına tattırabilmek için zeytini…

Orta direktir, yoksul halkın yoksulluğunu oynar, Zübük filminde bizim siyasilerin rolünü yerine getirir, sever, aşık olur, sevdiği kızı alamaz, dili tutulur kimi zaman, konuşamaz… Yalan yoktur filmlerinde, hayatın kendisini anlatır, güldürürken düşündürür. Aziz Nesinlik memleketimizden bölümler sunar…

Ya şimdi? Uzun zamandır yoksulluğu anlatan bir film izlediniz mi? Herhangi bir dizi de kendizi bulabildiniz mi? Belki aşk sahneleri hoşunuza gider, yakışıklı erkekler ve güzel kızların hayatını izlersiniz.

Kimi zaman evin oğlu babasına meydan okur ama gidemez, babası zengindir, dönüp dolaşıp tekrar evine gelir.

Erkek, sözde sevdiğini jiplerde, son model arabalarda gezdirir, boğaz kenarında, jiplerde, son model arabalarda sevişilir. Yemeği kendileri yapmaz, evin hizmetçisi vardır, arabalarını kendileri sürmez, şoförleri vardır, sıkıldı mı çıkarlar evin bahçesine yüzerler, bahçelerinde havuzları vardır.

Babalar öyle bir babalık yapar ki kızlarına ve oğullarına şirketi teslim eder. Kız ve erkeğin babası rakı sofralarında Fenerbahçe’nin halini konuşurken kız ve erkek evcilik oynarlar.

Bırakın zeytini, kahvaltılarda, öğle yemeklerinde, akşam yemeklerinde envai çeşit yiyecek vardır. Milletin gözüne baka baka son model arabalarda gezer, lüks yerlerde yemek yer, havuzda yüzer, koleje gider, özel üniversitelerde okurlar. Günümüzün dizileri ve bazı filmleri paranın saadetini anlatır.

Ve bizde izleriz… Kimi zaman holding sahibinin en ufak şeye duygulanması, ağlaması bizi mutlu eder. Ortak birşey buluruz zenginlerle aramızda, o da ağlar, biz de ağlarız.

Bizi dizilere bu kadar bağlayan şey bu olsa gerek, insan izlediği şeyde kendinden bişey bulmalıdır. Eğer dizilerde ve filmlerde yoksulluğu izleseydik ve yoksulluğun nereden nasıl geldiğini anlasaydık, oturduğumuz yerde oturur muyduk? Birşeyler yapardık muhakkak, birşeylerin değişmesi gerektiğine inanırdık belki, sorgulardık, düşünürdük…

Hanginiz falanca dizide, “Acaba ne olacak?” sorusundan başka bir soru sorabiliyor? Dizilere bizi bağlayan şey akıcılığı, sonraki bölüme dair bir merak uyandırması… Yani sanatsal birşey göremiyoruz, sanatın bir dalı olan sinema ve televizyonculuk da diğer sanat dalları gibi insana birşeyler katmalı ve öğretmeli…

Neden televizyon bilincimizi ve aklımızı kölesi haline getiriyor? Neden ona inanıyor ve güveniyoruz? Bir afyon halini alan televizyon toplumumuzu nereye sürüklüyor?

Kemal Sunal’ın zeytinine, zengin sofralarını değişebilir miyiz? Ya da Kemal Sunal’ın aşkını zengin zübbesinin aşkına değişebilecek miyiz? Kemal Sunal’ın zübüklüğünü şimdiki dizilerdeki milletvekilleri ile değişebilecek miyiz?

Bir iyilik yapalım kendimize ve “Stand By” (yanımda kal) düğmesine basmadan fişini çıkarıp, afyon almayı bırakalım…

Hayat sensizde güzel!

Devamını Oku

PolitikACI

PolitikACI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçtiğimiz sayılarda ‘Kent Konseyi Unutuldu’ manşetiyle, yerel yönetimlere halkın katılımının ne kadar değerli olduğunu vurgulamak istedik. Geçmişteki alınmış bazı kararlara yer vererek bunun geliştirilebileceğine dair bir izlenimi de ortaya koymaya çalıştık.

Ancak, bu konuda yetkililerden aldığımız bilgi ise, “Kent Konseyi’nin bileşenlerine toplantı için çağrıda bulunuyoruz, ancak ne yazık ki katılım olmuyor” şeklinde oldu. Bunun birkaç sebebi olabilir ancak ilk iki sıraya yazabileceğimiz gerekçelerden birisi; “Katılıyoruz, konuşuyoruz, öneride bulunuyoruz ama sonuç alamıyoruz” yılgınlığı, diğeri ise siyasetten kopuş ve boşvermişlik olabilir.

Siyaset denilince birçoğunun aklına politikacıların sataşmaları gelir. Uzak durulması gereken bir yanılgıdır. Siyaset en temel anlamıyla; “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme işleri ile ilgili özel görüş veya anlayıştır.” Ve bu anlayış, sadece politikacılara bırakılmayacak kadar değerlidir.

Öyle ki, İtalyanca kökenli olan politikacı sözü “Yöntem ve bir amaca ulaşmak için kişinin karşısındakinin duygularını okşaması, nabza göre şerbet vermesi, zaafları kullanması” biçiminde ifade edilir. Ayrıca bu konuda ustalaşmıştır, bu özelliği ifade etmede sıfat olarak da kullanılır. Zamanla “halkı oyalayanlar” sözüne denk gelen “politikacı” sözcüğü bir mesleği, bir rütbeyi temsil eder hale gelmiştir. Özünde ise halk tarafından temsil yetkisi verilenlerin mevki kaygısında olmaması gerekir.

Siyasetin bu biçime bürünmesi, insanlığı ve bireyi ilgilendiren bir meseledir. Bireyi yücelten siyaset ise temsil amacına aykırıdır. Burada esas olan halkın temsili olmalıdır.
Charles De Gaulle, “Politika, politikacılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir.”
Charlie Chaplin, “Sadece bir şey olarak kalıyorum, o da palyaço. Bu beni herhangi bir politikacıdan daha yüksek bir düzleme yerleştirir.”
Che Guevera, “Ben kurtarıcı değilim, kurtarıcı diye bir şey yoktur. İnsanlar kendilerini kurtarır.”

Siyaset ve politikacı her ne kadar böyle bir olgu üzerinde şekillenmiş olsa da, bir yönetim biçimi olarak demokraside araç olarak var olmaya devam edecek. Önemli olan halkın siyasete yeterince dahil olarak, kelimenin özüne kavuşmasını sağlayacak bilince ulaşmasıdır.

İnsanlar politikacılardan bulamadıklarını, sosyal medyada arıyor. Sözünü “özgürce” dile getirerek, söz sahibi olduğunu düşünüyor. Zamanını bu kişilere “yüklenerek” geçiriyor. Kaldırım, yol, su, elektrik, kar, tipi, buzlanma gibi bir o kadar önemli ancak bir o kadar da basit sorunların içerisinde kaybolarak, sorunun özünden uzaklaşıyor.

Tartışmamız ve konuşmamız gereken şey, birilerinden bir şeyler beklemek olmamalı. ‘Bireyi yücelten siyaset’ anlayışı demiştik ve yanında birilerinden ‘liderlik’ beklentisi… İşleyişi bu şekle soktuğumuzda iktidarından, muhalefetine ‘ben bilirim’ anlayışını da yerleştiriyoruz aslında. Sonrasında da tanımını yaptığımız ‘politikacı’ ortaya çıkıyor.
Ve konuşalım dediğimizde de, birileri yine bunu üzerine alınıyor, ‘sataşan’ oluyorsun. Beklenti ne sataşan olmak, nede siyasilerin birbirlerine sataşmasını istemek aslında. Neden kavga edelim?

Yerel ve ülke siyaseti üzerine konuşmak, öneride bulunmak, hatta eleştirmek, bunun adı günümüzde ‘isyan’, halbuki bunu bize ilkokul kitaplarında ‘demokrasi’ olarak anlatmışlardı: Atatürk’ün ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ifadeleri ile bilincimize kazınmış, ‘Halkın kendi kendisini yönetmesi’ olarak tarif etmiştik…

Genel siyaset; Siyasi anlayış, ilkeler, yöntem, program ve disiplinden uzaklaştı, yerelde de yol, kaldırım, su vs. meselelerine kadar eridi.

Eğer yönetilecek bir halk olmazsa ‘politikacı’ da olmaz… Nasıl kendi kendimizi yönetiriz, biz bunu düşünelim.

Devamını Oku

Orada bir fuar var uzakta…

Orada bir fuar var uzakta…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fuar Alanı Akyurt’un 20 küsür yıllık efsanesi… Artık eski heyecanı da kalmadı, çünkü kimse biteceğine filan inanmıyor. Ancak orada bir milli servet var ve artık çürümeye terk edilmiş durumda…

Bir zamanlar söylenen ‘Aşkımız Keçiören metrosu hiç bitmesin’in yerini şimdi Akyurt Fuar Alanı aldı.

Toplum her ne kadar umudunu yitirmiş olsa da, bu çürüyen milli servetin gündemde kalması, unutulmaması gerekiyor. Benzer açıklamaların dışında yeni bir gelişme yok. O nedenle Eylül 2015’teki yazımı yeniden sizlerle paylaşmak istiyorum:

Fuar Alanı ilk konuşulmaya başlandığında henüz 15’li yaşlarımdaydım.

Fedai Yağcı dönemiydi…

Uluslararası Fuar Alanı Akyurt’un çehresini değiştirecekti, hala değiştirecek…
2004’’de yerel yönetim değişti, uzun vadeli projeler arasında yine Fuar Alanı vardı. 2009 seçimlerinde mevcut yerel yönetimin yine projeleri arasında yer aldı…

Akyurt’un çehresi değişecekti.
Hala değişecek…

“Kısa vadeli değil, uzun vadeli” dediler, ‘eyvallah’ dedik, yeter ki, yapılsın…

Günler çabucak geçti, daha dün gibiydi verilen sözler… “8 ayda biter”, “2011’de biter”, “Şirket kurulacak”, “Bakanlar kurulu toplansın başlayacağız”, “Almanlar projeyi hazırlıyor”

Zaman ne kadar da çabuk akıp geçti… “Akyurt’un çehresi değişecek”, “Binlerce kişiye istihdam sağlanacak”, “Akyurt Türkiye’nin dünyaya açılan kapısı olacak” tı…

Ve dediler ki, temel atılacak. İnanamadım, halbuki bir şehir efsanesiydi artık o… Rüyada filan değilmişiz, gerçekten de birgün gelip temelini attılar ve gidiverdiler…

Gidiş o gidiş…

1 milyon 800 bin metrekare, dile kolay, bitmesi de kolay olmayacak… Hele bir başlansa, bir dönümlük alana kurulacak olan inşaata da razıyız ama, olmadı olamadı bir türlü, başlayamadı…
Nedenlerini bilmiyoruz, Fuar Alanı milenyum çağının büyüyen şehir efsanesi haline geldi.

Dilden dile dolaşacak şarkısı da söylenmeye başlar artık;
Orada bir fuar var uzakta, gitmesekte, görmesekte, o fuar bizim fuarımızdır…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.