DOLAR 16,3977 1.99%
EURO 17,5261 1.28%
ALTIN 974,060,82
BITCOIN 4879494,46%
Ankara
21°

AZ BULUTLU

20:31

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Onur Kök

Onur Kök

09 Mart 2022 Çarşamba

Sosyal yardım furyası… Muhtaç mıyız?

Sosyal yardım furyası… Muhtaç mıyız?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sosyal devlet ilkesinin bir gereği toplumun refah seviyesinin, dolayısıyla yaşam kalitesinin artırılmasıdır. Ancak buradan ne anladığımızı, içinde bulunduğumuz koşullar içerisinde yeniden yorumlamamız gerekir.

Bu ilkeye göre, gelir düzeyi düşük, işsiz, geçimini sağlamakta zorlanan ailelere devletimizin farklı kurumları tarafından yine farklı adlar altında yardımlarda bulunuluyor. İlçelerde bulunan sosyal yardımlaşma vakıfları aracılığıyla devlet, diğer taraftan da yerel yönetimler ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatıyor.

Ancak öyle görülüyor ki, artık bir yardım ekonomisi, furyası ve çılgınlığı başlamış durumda. Devletin kaynaklarının bir kısmı sosyal yardımlar adı altında halka dağıtılıyor. En acısı da bu ‘sosyal devlet’ ilkesi siyasetin ana propaganda malzemesi haline gelerek, ‘hizmet’in temel ölçüsü olarak görülüyor ve toplumda da bu şekilde algılanıyor.
Doğalgaz, akaryakıt, gıda, kömür, giyim hatta nakit para olmak üzere bir çok başlıkta yardımlar ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyor.

Yoksulluk sınırının yaklaşık 12 bin TL’ye ulaştığı günümüzde neredeyse tüm kesimler geçimini sağlamakta zorlanıyor. Bu gerçek karşımızda dururken elbette ki buradan bir çıkış yolu bulmak gerekiyor. Ancak bunu yardım ekonomisiyle sağlamaya çalışmak, sorunların da kartopu gibi büyümesine neden oluyor.

Devletçi politikaları bir kenara iterek, AB’ye uyum süreci adı altında on yıllardır süren özelleştirmeler, kağıt, enerji, iletişim, gıda gibi hayati öneme sahip işletmelerin yerli ve yabancı sermayeye devri, tekelleşme, ithalat ve ihracattaki dengesizlik, dolayısıyla kaynakların bir avuç zengine aktarılması, halkın ise hiçte asgari düzeyde olmayan ücretlerle çalışması… Ve elbette ki sonuç yoksulluk.

Gıda fiyatlarında ciddi fiyat artışlarının yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. 4 mevsimi yaşayan bu topraklarda ne kadar meyve ne kadar sebzeye ihtiyacımız olacağını hesaplamaksızın plansız üretim ile bir üründe bir yıl arz fazlası yaşanırken, bir diğer yıl talebi karşılayamayan üretim gerçekleşiyor. Enflasyonu bir kenara bırakacak olursak arz-talep ilişkisi ile her yıl birbirinden farklı fiyatlarla karşı karşıya kalıyoruz.

Bu topraklar öylesine verimli ki, biliyoruz, yaşadık, bir zamanlar tarım ve hayvancılığı ile öne çıkan ülkemizde hiçbir canlı aç kalamaz, yeter ki, nasıl üreteceğimizi ve zenginliğimizi nasıl paylaşacağımızı bilelim. Bir çok alanda olduğu gibi tarımda da tekelleşmeyi sona erdirerek asıl dayanışmayı birlikte üreterek gerçekleştirelim.
Gıdadan verdiğimiz örneği, tüm üretim süreçlerinde gerçekleştirmek mümkün değil mi sizce?

Bugün ittifaklar üzerinde şekillenen siyasetten bizim adımıza kararlar vermelerini bekliyoruz. Ancak öyle görülüyor ki, özelleştirmelere karşı bir duruşu muhalefet kanadında da görebilmiş değiliz. Bir zamanların kurtarıcısı NATO idi, şimdi de uzun yıllardır kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği’ni bizlere kurtarıcı olarak sunuyorlar.
Evet, hayatımızdaki bir çok konuda Avrupa Birliği uyum yasalarının getirdikleri ile yaşıyoruz. Elektrik faturalarında yaşadığımız sorun gibi, AB tarafından tarımsal üretime konulan kotalar gibi.

Şekeri ne kadar üreteceğimize onlar karar veriyor mesela…

Üretiminden dağıtımına enerjideki firmaları tek tek aradan çıkaralım bakalım, fiyatlar düşecek mi artacak mı, Cengizler filan hiç mi para kazanmıyor? Aydınlıkta yaşamamız için çok mu fedakarlık gösteriyorlar, yoksa emeğimizle kazandıklarımıza göz mü dikiyorlar?

Tüpraş’tan, Petkim’den, Türk Telekom’dan, şeker fabrikalarından, tekelden, yağdan, şekerden, çaydan, eğitimden, sağlıktan… patronların cebimize uzanan ellerini ortadan kaldıralım, sonuç değişmez mi sizce?

Neden ülkemizin zenginliğini bir avuç şahsa yem edelim, neden varlık içinde yokluk çekelim?

Ve neden, sus payı olarak verilen sosyal yardımlara muhtaç kalalım?

Ve bu son cümle de ‘bu imkansız’ diyenlere gelsin, feodal düzenin yıkılacağı, toprağın halkın olacağı, ağalık düzeninin sona ereceği de bir zamanlar imkansız ve bir ütopya olarak görülüyordu, daha da geriye gidelim kölelik de öyle…

Onur KÖK

Devamını Oku

Yaşamak için…

Yaşamak için…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir bunalımdan geçiyoruz. Ve bu buhran ortamında bedeli ödeyen ne yazık ki yine emekçiler olacak. Çin modeli olarak adlandırılan bu sistem sayesinde aşağı çekilen ücretler ile ucuz iş gücü sağlayarak sermayenin adeta ‘modern köleleri’ haline geliyoruz.

Bir süredir devam eden ekonomik bunalım neticesinde, sermaye sahiplerinin içinde bulunduğu durumdan kazasız, belasız, yara almadan kurtulması gerekiyor. İşçi, çalışan kesim kimin umurunda! TÜİK aracılığıyla gösterilen düşük enflasyon, bunun sonrasında uygulanacak olan ücret zamları…

Hep aynı senaryo! Daha fazla para kazanabilmek için ücretlerin düşürülmesi gerekiyor. Ama bunu yaparken, tereyağından kıl çeker gibi uygulamak gerek…

Ücretler, ödenen para olarak düşürülmez, bu toplumsal ölçekte büyük tepkilere neden olur. Bu nedenle örneğin 2 bin 825 TL olan ücret 2 bin TL’ye düşürülemez.

Ulusal para biriminin gerçek alım değeri, alım gücü düşürülerek, enflasyon örtüsü altında daha önceki değerde çalışana ödeyerek, ancak onun satın aldığı ürünlerin fiyatları artırılarak ücretler aşağı çekilir. Bu nedenle asgari ücrete gelecek zam da bu hikayenin bir parçasıdır. Asgari ücrete gelen zammın ardından da yavaş yavaş ürünlerin fiyatları artırılır.

Kapitalist sistemin bunalımında yükü emekçilerin sırtına kaydırarak çözmek en sık uygulanan yöntemdir. Tabi tüm bunları uygularken uygun altyapıyı da oluşturmanız gerekir. Basına uygulanan baskı, basının ele geçirilmesi, grev hakkının neredeyse elimizden alınmış olması, sendikaların işlevsizleştirilmesi, çoklu baro, muhalefetin ‘zillet’ olması, dış mihraklar gibi algı yönetimi de tıkır tıkır işletilir.

Ve ardından büyüme rakamlarının çılgın büyüsü boy boy sergilenir… Büyüme rakamları ve ekonomik gelişmişlik düzeyi ancak kişi başına düşen gelir dağılımındaki adalet ile topluma katkı sağlayabilir. Cari fazla veren, enflasyonun minimum seviyede olduğu bir ülkede ücret artışının, gerçek bir artış olduğundan bahsedebiliriz. Ama ne yazık ki ülkemizde bundan bahsetmek olanaksız.

Bir ürünü pazarlar gibi, Türkiye’yi ve halkını ucuz iş gücü olarak pazarlamak, bizi üreten ancak ürettiği ürünü satın alamayan bir toplum haline getirecektir. Her ne kadar üretim artsa da üretim araçlarını ve hammaddeyi ithal eden ve tüketime odaklanan bir anlayış ile para yurt dışına aktarılmaya devam eder. Ve bu döngü her bunalım döneminde artarak tekrarlanmaya devam eder.

Daha önce de bir çok kez dile getirdim, geçim derdine düşen bir toplumda toplumsal çürüme hızla ilerler. Okumaktan, araştırmaktan, üretimden uzaklaştırılan bir toplum yozlaşır. Böylesi bir ortamda toplumun bunlara odaklanabilecek bir ortamı bulabileceğini söyleyebilir miyiz?

Yaşamak için çalışan bir toplum, kendisini geliştirecek zamanı hiçbir zaman bulamaz ve bulamayacaktır. Zaten sistemin kilit noktası da burada yatar. Ekonomik özgürlüğü olmayan bir birey asla özgür değildir. Başkaları onun yerine karar verir ve bunun uygulayıcısı olarak hayatına devam eder.

Satın aldığımız tüketim ürünlerinin bize sağladığı sözde ‘özgürlük’ ile teknolojinin ışıltılı dünyasında yaşıyoruz.
Ama gözlerimiz amma da fena kamaşmış, açamıyoruz!

Devamını Oku

Ne güzel bir rüya!

Ne güzel bir rüya!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Ülke eko­no­mi­sin­de bir sü­re­dir devam eden is­tik­rar­sız­lık, yük­sek faiz=enf­las­yon yak­la­şı­mı ve be­ra­be­rin­de ge­tir­di­ği yük­sek döviz kuru. 50 ku­ru­şun üre­ti­min­de kul­la­nı­lan ma­den­le­rin bile de­ğe­ri 80 ku­ru­şa yak­laş­tı. Gay­ri­men­kul­ler değer ka­zan­dı, üre­tim­le değil, pa­ray­la para ka­zan­ma eko­no­mi­si tıkır tıkır iş­li­yor. Bu tablo içe­ri­sin­de ise Ak­yurt, An­ka­ra’da kira artış oranı ile An­ka­ra’da Göl­ba­şı’nın ar­dın­dan ikin­ci sı­ra­da yer aldı. Ülke ge­ne­lin­de de bu durum fark­sız değil, enf­las­yon al­tın­da ezi­len ke­sim­ler bı­ra­kın ev al­ma­yı artık ge­çi­ne­bil­me­nin der­di­ne düştü. Göz­ler ise as­ga­ri üc­re­tin ne ola­ca­ğı­na çev­ril­di. Ancak daha ön­ce­ki ör­nek­le­rin­de de gö­rül­dü­ğü gibi as­ga­ri üc­ret­te­ki artış ne yazık kı iğ­ne­den ip­li­ğe zam an­la­mı­na ge­li­yor. Ka­şık­la ve­ri­lip kep­çey­le alı­nı­yor. Ocak ayın­da uy­gu­la­na­cak olan vergi zam­la­rı ve yeni ta­ri­fe­ler ile aynı du­rum­la kar­şı­laş­ma­mak hiçte müm­kün gö­rün­mü­yor. Gün­de­mi­miz eko­no­mi, gün­de­mi­miz sof­ra­mız­da­ki ek­me­ği­miz, artan iş­siz­lik, kı­sa­ca­sı geçim derdi, ya­şa­ma derdi, ha­yat­ta, ayak­ta ka­la­bil­me derdi. Yar­dı­ma muh­taç kim­se­le­re bak­mak, des­tek olmak sos­yal dev­let an­la­yı­şı­nın bir ge­re­ği… Hem be­le­di­ye­ler ta­ra­fın­dan hem de dev­let ta­ra­fın­dan gıda yar­dı­mı, ya­ka­cak yar­dı­mı gibi ih­ti­yaç sa­hip­le­ri­ne des­tek­le­me­ler ya­pı­lı­yor. Ancak geçen süre içe­ri­sin­de ih­ti­yaç sa­hip­le­ri azal­mak ye­ri­ne gün­den güne ar­tı­yor. Ve ma­ale­sef bu­nun­la övü­nü­yo­ruz! Ağa­ba­ba­la­rı hariç, top­lum ne­re­dey­se tüm ke­sim­le­ri eko­no­mik ko­şul­lar al­tın­da ezi­lir­ken, es­naf­la­ra de­ğin­me­den ge­çe­me­ye­ce­ğim. Ülke eko­no­mi­si­nin temel taşı, il­çe­le­rin ge­li­şi­min­de en önem­li pay sa­hi­bi es­naf­lar­da bu gün­ler­de ayak­ta ka­la­bil­me mü­ca­de­le­si ve­ri­yor. Eko­no­mik so­run­la­rın suç­lu­su bu­lun­muş, es­naf­lar ve te­da­rik zin­ci­ri günah ke­çi­si ilan edil­miş­ti. Ken­di­ni­zi esnaf ye­ri­ne koyun, 10 li­ra­ya al­dı­ğı­nı­zı 13 li­ra­ya sa­tı­yor­su­nuz ve bir diğer gün ye­ri­ne koy­mak is­te­di­ği­niz­de satış ra­ka­mı­nı­zın da üze­rin­de ra­fı­nı­za yer­leş­ti­ri­yor­su­nuz, ser­ma­ye­niz gün­den güne eri­yor. Saman, pi­rinç, kağıt, tek­no­lo­ji, oto­mo­bil, üre­tim araç­la­rı ve ne­re­dey­se tüm sek­tör­ler­de ham­mad­de ithal edi­lir­ken, döviz kuru ile bir­lik­te fi­yat­la­rın ye­rin­de say­ma­sı ol­duk­ça il­ginç olur­du. Eko­no­mist filan ol­ma­ya gerek yok, enf­las­yon ile mü­ca­de­le­nin tek ve ye­ga­ne şartı üre­tim­den ge­çi­yor. Cum­hu­ri­yet’in ilk dö­ne­min­de ülke demir ağ­lar­la örül­müş, lo­ko­mo­tif sek­tör­ler­de dev­let fab­ri­ka­la­rı iş­let­me­ye açmış, 1938’li yıl­la­ra ge­lin­di­ğin­de bütçe fazla ver­me­ye baş­la­mış, uçak ve otom­bil üret­miş bir dev­let iken, üre­tim­den vaz geçen, neye sa­hip­se özel­leş­ti­ren, kri­tik öneme sahip iş­let­me­le­ri­ni ya­ban­cı­la­ra dev­re­den bir ülke… 1930’lu yıl­lar­da ku­ru­lan kağıt fab­ri­ka­la­rı­nın 2000’li yıl­la­ra ge­lin­di­ğin­de özel­leş­ti­ril­me­si, alan fir­ma­nın da ka­pı­ya kilit vur­ma­sı da en güzel örnek değil mi? Ha­zı­ra dağ da­yan­maz der ata­la­rı­mız… Proje eko­no­mi­siy­le ge­li­şen rant eko­no­mi­si, Ak­yurt fuar alanı gibi, ya­tı­rım­cı­la­rın kay­nak­la­rı­nı emlak ve in­şa­at sek­tö­rü­ne ak­tar­ma­sı… Üre­tim­den kaçış, kolay para ka­zan­ma ola­nak­la­rı­nı top­lu­mun de­ğer­len­dir­mek is­te­me­si…. Düşen fa­iz­ler ile mal, mülk sa­hi­bi olmak için ka­za­nı­lan ve be­lir­li alan­la­ra ak­ta­rı­lan ka­zanç­lar… Ne bek­li­yor­duk? Öyle ya top­rak ana ken­di­li­ğin­den üre­tir ve hazır tepsi de bize çe­şit­li gü­zel­lik­le­ri sunar… Bu olsa olsa güzel bir rüya olur­du! Uyanalım mı?
Devamını Oku

Akyurt örnek olsun

Akyurt örnek olsun
1

BEĞENDİM

ABONE OL
2019 yerel seçimlerinin ardından Akyurt’ta belediye meclis üyelerinin tamamı Cumhur ittifakından oluştu. Bunlardan 3’ü AK Parti listelerinden giren MHP’li isimler olurken, diğer 12 isim de AK Parti üyelerinden meydana geldi. 2019’da belediye seçiminde AK Parti %54,46, belediye meclisi seçiminde ise %62,50 oy aldı. Yani Akyurt’un parlamentosunda her yüz kişinden 37’sini mecliste temsil edecek kimse bulunmuyor. Seçim sistemimizde bulunan baraj uygulaması, hem TBMM’de hem de yerelde demokratik bir meclisinin önünde engel olarak karşımıza çıkıyor. 2004 yılından bugüne iktidar partisinin adayları belediye başkanlığını kazanırken, ilk defa muhalefet meclis üyelerinin yer almadığı bir meclis gurubu oluşmuş oldu. Millet ittifakının Akyurt’ta birlikte hareket edememesi, CHP ve İYİ Parti’nin farklı listelerle seçime girmesi bir yana burada AK Parti’nin siyasi başarısını da ortaya koymak gerekir. Belediye meclisimizde plan, bütçe, imar, denetim, eğitim, sağlık komisyonu gibi birçok komisyon yer alıyor. Komisyonlar meclise sunulan önergeleri inceleyip raporunu hazırlayarak üyelerin onayına sunuyor ve Akyurt için yapılacak olanlar belirleniyor. Meclis kararlarını sürekli takip ediyorum. Tüm kararlar oy birliği ile alınıyor, tam bir uyum söz konusu, aykırı bir sesi görmek ise neredeyse imkansız. 2014 sonrasında oluşan meclise dönelim. Belediye meclis üyelerine dizüstü bilgisayar verilmesi konusu meclise gelmiş, muhalif 3 belediye meclis üyesi red oyu kullanmış, kamuoyuna yansıması ile birlikte kabul edilen önergenin uygulanmasından vaz geçilmişti. Bir başka önergede muhalif isimler belediye bütçesinin detaylı bir şekilde halka açıklanmasını istemiş ancak bu önerge de oy çokluğu ile reddedilmiş, gazetemiz ile kamuoyuna duyurulmuştu. Bugün ise Akyurt 2023 yılına kadar farklı siyasi görüşlerin fikirlerinin de tartışıldığı bir meclis ortamından yoksun kalacak. Bu açık nasıl giderilebilir? Belediye Başkanı ve Belediye Meclisi Akyurt’un tamamını temsil etmek istiyorsa bunun için bir yol ve yöntem bulunabilir mi? Kanuni zorunluluk karşısında kurulması mecburi olan Kent Konseyi ilçemizde bu anlamda bir araç olarak kullanılamaz mı? İlçemizi hep birlikte yönetebilmek adına, ilçe için sözünü söylemek isteyen herkesin buluştuğu bir kent konseyini neden oluşturmayalım? Konseyin almış olduğu kararların uygulanması noktasında bir zorunluluk bulunmuyor ve meclis gündemine taşınması belediye başkanın inisiyatifine bırakılmış durumda. İlçemizde kent konseyi aktif olarak çalışmazken, bazı il ve ilçelerimizde halkın yönetime katılımını sağlayan örnekleri de mevcut. Bence bu yaklaşım mevcut yönetimi zora sokmak yerine siyasi gücünü artırarak katılımcı bir yönetimi meydana getirecektir. Kimin ve hangi partinin seçimi kazandığından bağımsız, böyle bir yönetim anlayışına ülke olarak ihtiyacımız var. Akyurt tüm ülkemize örnek olamaz mı?
Devamını Oku

Geleceğe Yatırım

Geleceğe Yatırım
1

BEĞENDİM

ABONE OL
“Akyurt’ta belediye ve hükümetin hangi yatırımlara ağırlık vermesini istersiniz?” sorusuna kuşkusuz bir çok farklı yanıt alınacaktır. Gayrimenkul sahipleri ve yatırımcılar bu soruya ilçemiz özelinde değerlendirdiğimizde “AVM, Fuar Alanı, lüks konutlar…” gibi cevaplar verecektir. Otomobilini çok seven ve her çukura düştüğünde canı yanan muhtemelen yol yapılmasını, sağlıkta yaşadığı bir sorunu gören yeni bir hastane binası yapılmasını isteyecektir. Belediyelerin asli görevleri olan su, kanalizasyon, kaldırım, çöp hizmetleri, ulaşım gibi bir çok alt başlıkta sıralanacaklarla birlikte liste uzayıp gidecektir. Yıllardır hastane yapılması talep ediliyor ve başlayan yatırım bir nebze olsun ilçe halkını rahatlattı. Bir nebze diyorum çünkü henüz personel ve teknik donanım hakkında bir fikir sahibi değiliz. 2000’de hizmete açılan mevcut 50 yataklı Devlet Hastanesi’nin yetersizliğini fırsat bilip hıncımızı binanın kendisinden aldık. Günün şartları ile donatılan hastanenin yıllar geçtikçe nasıl işlevsiz hale getirildiği örneğini hep birlikte yaşadık. Yeni bina yapılması talebi ‘iyi bir hastane’ isteğinin yanında ilçedeki rantın gelişimi açısından da değerlendirildi. Zaman gösterecek ancak ihtiyaca karşılık verecek bir hastanenin hizmete açılacağına inanıyoruz, inanmak istiyoruz! Henüz proje aşamasında olan Mesleki Eğitim Merkezi ve Meslek Yüksek Okulu çalışmalarını da Akyurt açısından oldukça değerli görüyorum. Mesela üniversite meselesi de yine hatırı sayılır bir kesim açısından rant odaklı düşünülüyor. Öğrenciler geldiğinde kira ve daire fiyatları artacak, yapılar değer kazanacak, esnafa katkı sağlayacak. Parayla kafayı bozduk, hem ihtiyacımız var, hem de rantın artması kolay para kazanmak için seçenekler sunuyor. Şimdi okullarda veliler Whatsapp grupları oluşturuluyor, bazı velilerin kaynak kitap taleplerine bazı veliler karşı çıkıyor. Maddi yetersizlik nedeniyle karşı çıkanları bir kenara bırakıyorum, bazı veliler eğitime kaynak ayırmaktan imtina ediyor. Gelmek istediğim konu eğitim. Birçok konuda yüksek ses çıkaran ve karşı çıkan bizler söz konusu eğitim olduğunda bunun hem çocuklarımızın hem de ülkemizin geleceğine bir yatırım olduğunun farkına varamıyoruz. Yeni açılan kütüphaneye gittiğimde 3-4 öğrencinin çalıştığını görmek beni üzüntüye boğuyor. Nasıl fuar alanı konusunda, nasıl çöken yollar, bozuk kaldırımlar konusunda yüksek ses çıkarabiliyorsak, eğitimde bundan daha fazlasını yapabilmemiz gerekir. Başkan Ayık’ı eğitim için planladığı yatırımlar noktasında tebrik ediyorum ancak aileleri de bu işin içine katabilmemiz için yine kurumlarımıza iş düşüyor… Aileler çocukların eğitimlerini nasıl planlamalı, okul öncesi ve eğitim süresince çocukların gelişimi adına ailelere düşen görevler nelerdir, imkansızlıklar dahilinde eğitim için kaynak ayıramayan ihtiyaç sahibi aileler kimlerdir, gibi bir çok konuda eğitimcilerin görüşleri ile planlama yapmamız gerekmez mi? Bugünün çocukları, yarının mimarı, doktoru, avukatı, mühendisi, milletvekili, belediye başkanı olacak! Ve bugün karşılaştığımız sorunları bugünün gençleri çözecek! Her yatırım değerli ancak nasıl bir binayı inşaa ederken temelden başlanıyorsa ülkemiz adına her şeyi çözecek yatırımın başlangıcı da eğitimden geçiyor… Yeterince vakit kaybettik geleceğe yatırım yapmaya artık başlamalıyız!
Devamını Oku