fbpx
SİZ DE YAZIN...

  • DOLAR
    7,4819
    %0,31
  • EURO
    9,0392
    %0,30
  • ALTIN
    442,06
    %0,98
  • BIST
    1.557
    %2,12
Abbas Turan
Abbas  Turan
abbasturan58@gmail.com
Umut bu ya, GÖRMESE DE OLUR
  • 0
  • 03 Aralık 2020 Perşembe
  • +
  • -

Sağımda beş, solumda dört kapı açılıyor dışarısızlığa. Hangi gözle bakılırsa bakılsın, her boşluğu yanlızlığımla süslü bir koridor. Sade yalnızlığım değil koridorda seyrettiğim, ışığın huzmelendiği yüzeylerde, damıtılmış renk taşlarını andıran düş bölüklerim de var.

Düş dedimse, uzun uzadıya değil, bir değimlik insan sıcağı, bir cümlelik türkü yeli, yine bir görümlük gülüş kesiti.

Sabrıma konmuş cıngar kuşları, ne beter örüyorlar günün güneş yanını. Yine biryerlede analar ağlamış, inme inmiş babaların dalyan yiğitliğine. Su mavisi gelgitlerde kıyıya vurmuş bir hüzün. Hüzün bana yakışmıyor Mustafa. Akşamı kurşunlanmış deniz üstlerine benziyor yüzümdeki hava, çınlayan sessizlik, damlayan yara. Bir türküde kana kesen yoğunluk. Deniz üstü, yani gönlümde çökelen ıssızlığın harbi çocuğu. Kayboldukça koyulaşan dinginlik, taş soğuğu bir geçit.

Çocuk seslerini niye sevmez bu zaman, niye durmaz kurşunlu makinalar, niye böyle biri ölür biri bakar bilmem ki.

Sol bölüğü sert beyaz saçının, göz dipleri bıçak kesmez bir çileden ibaret. Hız değil bu, kanatlanmış didişme. Bilekleri pütürlü taş, ellerinde bir ömrün kalan sancısı. Yağmalanmış bir hayat, tek dişlik tutunma savaşı. Ellerinde umut yok, ellerinde su durmaz bu kadının. Ellerin bir figan, delik deşik elleri. Dere dibi oyuğu, yan çizimi hayatın, elleri bir felaket. İnsan bu, gözü ruhtur, elleriyse devinim. Çakılı değişmezlere gülerken göz, döngülü değiştiricilere el. İnsan bu, gülmez ise yok demek.

Koridorun eteğinde bir sızı, şafağında alnının, dayanıklı bir dağı Çorum’un. Elenmiş ayışıklarına dair bütün masalları biriktirmiş, kül derlemiş yana yana giden aşıklardan ve dayatmış ben buyum diye. Dizlerinden gerisi yok gibi, ekmeğin kaçtığı en ince patikaları kulaçlıyor bir hal ile. Neredeyse deli. Ayakları umarsızlık giysili, sırtındaki göğün kökü omzunda. Çorum, Urludağ. Acaba diyorum Uğurlu Dağ mı ki, ya da ne bileyim şu bizim bildiğimiz ur, namussuz kurt, tüketen parça, öldüren kardeş. Her ne ise bilmem de, kahrın en görkemli heykeli.

Hocam diyor, bir torunum var benim, yüzünde bir ışıma, gözleri ağrı çıbanı, parmakları öksüz öksüz telefonun tuşunda. Şükür işte, kızımdan.

Oğlum benim yirmi yediye bastı. Torunum… O gelince derdim azaldı benim, yoksa benim halim mi var ay hocam. Kızımın çekip gittiği zamanlar hem O’nu hem kendimi öldürmeyi düşündüm aylarca. O aralar kızımın da başına olmadık işler geldi, vardığı yer ile sorunlar yaşadı, günler geçtikçe bana ihtiyacı başladı. Yanında olmalıydım, ancak o aralar büyük oğlumda da sıkıntılar başladı, canına kıymaya kalkıştı, bir nedenden dolayı kendini affetmeyeceğini söyledi. O’nunla da uğraşırken, beni ve kızımı kınayanlar oldu. Damadıma da birkaç kez söyledim, bak oğlum, ana baba atadır, at ya da saygısızlık et demem, ancak eşin ile ilgili dikkat etmen gerekenler var, o kızımızsa sen de oğlumuzsun, bizim sana yapacağımız neler var ise yapalım ve şu derdi bitirin. Dert dediğim, bizi de yiyip bitiren aile geçimsizliğiydi. İki de bir kavga ediliyor, kız eve geliyor, damat kız ile ve ailesi ile tartışıyor, iş yok güç yok, herbirşey ortada, millet seyrimize çıkmış.

Anasın işte, evladını atamıyorsun. Karar verdim hocam, mücadele edip, gittiği yere kadar dayanmaya. Allah’a şükür ki damadım uzman çavuş oldu, kendi yağıyla kavuran bir geçime kavuştular.

Torunum diyordum; hayatımızı değiştirdi, bir umut gibi yolladı mevlam O’nu bize, gülmeyi unutmuştuk, hele ben hele ben, gülmeyi unutmak ne kelime, ölmeyi özlemiştim. O geldi, yani torunum, güneş doğdu gönlümüze. Neşe kaynağımız oldu. Derin bir soluk gibi bir basıyorum sineme, kokusunu hissettikçe aklımı başıma toplayabiliyorum, bir görsen hocam, bir tatlı bir tatlı, Cenabı Allah bir yaratmış bir yaratmış ki..

Sevincin yarattığı ruh halini yakalamak güdüsüyle dikkatli bakar oldum yüzüne, soğuk yanığı, saçlarının çizgi çizgi salındığı yüzünde aniden başgösteren solmayı göz kapaklarının hızlı hızlı açılıp kapanmasıyla birleştirince, anlamlı bir dalgınlığı sezdim. Bu sevincin perde gerisinde, sürekli büyüyen bir sıkıntı var gibiydi. Sağ eli ile yüzünü ovdu ve suyu sıyırır gibi sıvazladı. Yine aynı elinin başparmaklı yüzeyi ile saçlarını yüzünden uzaklaştırdı. Üşümüşlükten kaynaklı yaşarmaya benzeyen bir göz buğulanmasıyla birkaç saniye daldı. Koridor uzadıkça uzuyordu bakış doğrultumda. Kapılar açılıp kapanıyor, rüzgar uğultusu karışıyor seslere, su sesi bulaşıyor uğultuya, yönergeli ifadeler taşıyor odalardan, kapılarının gücü yetmiyor ışığı saklamaya.

Hoyrat bir sonbahar zorluyor dışardan içeriye, güneşin en etkisiz yağışını seyrediyor insanlık.

Kadının dalgınlığı uzun sürmese de, aklının gidip geldiği anılar deryasına uzanan yol neredeyse bir ömür kadar. Anlayabiliyordum, daha doğrusu bu halinden, o gülüşkıran fırtınasının hışırtılı akışını sezebiliyordum. Kurşuniye çalan gözlerinin etekleri beton ezgisinde bir duvar. Kıssa da gözkapaklarını hüzün yanardağ buharı gibi. Verdi mevlam hocam, bir sürü rezaletin oyum oyum oyduğu sinemize merhem niyetine bir torun verdi.

Doğdu doğalı onun peşindeyim işte. Onüç senedir buralarda çalışıp didiniyorum Allaha şükür, kimseye muhtaçlığımız yok. Kızın eviydi, damadın işiydi gücüydü derken bu günlere geldik. Fırsat buldukça da bununla ilgileniyorum.
Üzüldük ama, ne çare.

Elindeki telefon ekranından bir fotograf göstermeye çabalayışını izlerken başka bir aksilik olduğunu düşündüm.

Yarı titrek ve teknolojiye uzak bir el yordamıyla bulduğu fotografa bakmamı diledi, gözleri boşaldı boşalacak bulut bohçası gibiydi.

Baktım, bembeyaz günahsızlığın ortasında kırmızısı az bir giysi ile gülümseyen, kısık gözlü, sevimli ve etine dolgun bir bebek. Alnına inmemekte direnen saç telleri ile, gözbebekleri gülüşüne göre sönük kalan bir bebek. Dünyadan habersizliği kadar kendisini sarmalamış ellerin ve kolların güven sıcağına yakışmış bir bebek. Kirpiklerini özenle yerleştirmiş ol güzel yaradan, kaş zemini hafif yükseltide, yanakları ten renginin en anlamlı rengini bürünmüş, omuzlarında savrulan bir hüzün bölüğü. Harika bir insan yavrusu.

Telefonum biraz eski olduğu için tam iyi görünmüyor hocam, öyle güzel ki bu çocuk. İlk aylarından beri götürmediğimiz doktor kalmadı, sonunda yapacak bir şeyleri olmadığını söylediler, önceden kataraktı alınca düzelebilir dediler, bir yanlışlık mı yaptılar biz bilmiyoruz da, bizim umudumuz dünyayı görmüyor hocam.
Tamamen kör.
Yani gülüşünde eridiğimiz, canımızın tadı olan bu çocuğun dünyadan haberi yok.
Çok istedim, çok umutlandım görsün diye, olmadı.
Şimdi de, zeka veya gelişim geriliği olduğunu düşünüyor doktorlar. Bakıyoruz bir çaresine hocam. Keşke diyorum katarak aldırma işini biraz geciktirse miydik ki, ne bileyim işte, doktorlar ne dediyse ona uyduk.
Hayırlısı.
O’na kurban olurum beeeeen.

Şaşkındım.

Bu nasıl sabır böyle, bu nasıl kabul?

Biraz önce oğlumun ellerinin kaşınıp durduğu haberi ile yüreğim ezilmişti. Görünmez bir bıçakla gönlümün coğrafyasını kesip almışlardı ruhumdan. Göğsümü iyice daraltmışlar gibiydim, baktığımı göremiyor, görünenleri anlamlandıramıyordum.
Uzayan koridorlar kısaldı, sesler kör kuyulara zoreden hışırtı akarına döndü.

Bu ne soğukkanlılık böyle?
İnsanlığımın kolunu kanadını kırdı. Oğlumun öksürüğünü uykuma zehir sanarken. Elbisemin rengini dert ederken. Bu ne acı böyle, oğlumun bir saatlik gecikmesini kavga sebebi haline getirirken?
Bu ne çaba böyle, oğlumun ders notlarını gülüşüne tercih etmek gafletine düşmüşken?
Bu ne umut, çay demini sorgulamak amaçlı öfkeyle baktığımız çehrelerin ışığını çürütürken?
Bu nasıl düşlemek, oğlumun gördüğüne şükretmeyi akıl edememişken?
Bu nasıl iş ey şah-ı güzel?
Bu ne beter çile.
Şu bana bak.
Öpe öpe çoğaltılan bir yara.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Yorumlara Kapalıdır