fbpx
SİZ DE YAZIN...

  • DOLAR
    7,4494
    %-0,32
  • EURO
    9,0369
    %0,01
  • ALTIN
    440,27
    %-0,27
  • BIST
    1.574
    %1,12
Abbas Turan
Abbas  Turan
abbasturan58@gmail.com
Aramca
  • 0
  • 30 Kasım 2020 Pazartesi
  • +
  • -

Sabah kalktım, erkenden tabi. Bora Temmuz, Memiza ve Bahar hanım uyuyorlar, arada bir bakıyorum, uyanacak gibi değiller. Sabah şiirimi yazmak düşü ile yeniden uzanıyorum salonda bir yere, saygıdeğer hocam Prof. Dr. Cemal Çevik’in bize uyguladığı etkisi benzersiz tedavi sırasında söyledikleri geliyor aklıma, öyle olunca da doğal olarak şiir gidiyor aklımdan ve hafızam harıl harıl; “ bu defa ağlamaz bu çocuk, yanda hocası yatıyor (öğretmen demek istiyor), öyle değil mi hocam, isterseniz iğneyi önce Abbas hocana yapalım, sonra senin iğnelere başlayalım, bak göreceksin, hiç acımayacak, haydi bismillahirrahmanirrahim..”

İlk iğne iki kaşımım ortasından, sonra tam tepemden diğerleri ellerim, bileklerim ve ayak parmaklarım ile ayak bileklerime saplanıyor.

Aram beni seyrediyor; Diyarbakır’dan uçak ile getirmiş anne ve babası, gözleri tam görmüyor, annesi ve babası şaşkınlık ve telaştan bildiğin deliler, etmiyorlar ki Aram’ın gözlerine ışıklar misali kurban olalar, annesinin bir değişi var Aram’ın alnına, aman Allah’ım, alemlerde saklı dermanları çocuğun kirpiklerine düğümlüyor gibi, nasıl bir çaresizliktir bilinmez, ilk iğneyi çocuğun alnının ortasına saplayan elleri ölürcesine izliyor, arada bir babaya bakıyor, dua okuyor, gözlerinin oğlundan daha çok gördüğüne hayıflanır bir eda ile içine içine ağlıyor.

Aram, ne güzel çocuk, gözleri solgun mavi, elleri aynen ayakları gibi topacık, saçlarında turna teli güzelliği var, bir şeyler söylüyor anne ve babasına. Cemal hocam durumun harfiyen farkında, o kadar titiz ve kaygısız gözüküyor ki, babası sürekli “Allah razı olsun hocam” diyor, arada bir de “ gelişme olmuş değil mi hocam, geçen geldiğimizde yüzde beşti ya hani, şimdi daha iyidir”, annesi söze karışıyor ve “ n harfine yarım m dedi, demek ki görebilmiş benim yavrum, kurban olsun anası onun cennet güzeli gözlerine, ayaklarına, ağzına. Yaradanına kurban olurum, binlerce şükür, binlerce. Ey yarabbi, Aram’ımız sana havaledir….”

Bir dakika içinde Cemal hocam iğneleri yerleştirme işini bitiriyor, çocuğun “hiç acımadıki” ifadesine, içinden sevindiğini belli eden yüz ifadesi ve hüzün pütürlü tebessüm ile karşılık veriyor. “Aferin ulan sana, ne yiğit adammışsın, bu defa çıt çıkmadı senden, ya büyüdün, ya da hocandan korktun” gibi bir cümle ile devam ediyor, “aslında hocanın da maneviyat etkisi vardır, bilirim” deyiveriyor.

Cemal abim hep öyledir, överken veya taktir ederken sorumluluk yükleyiverir ustaca. Yine öyle hissettim kendimi; “Aram gurmance zani” ifadesi döküldü dilimden, abim Celal Turan’dan duymuştum, Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde öğretmenlik yaptığı zamanlarda öğrenmiş biraz, arada “nan bıhe”, “here zu vare” falan der, gülümser, bize yumuş buyururdu. Kalmış işte aklımda, “evet” dedi Aram, Diyarbakır’lı Türkçe öğretmenim Adnan Satıcı’dan söz ettim, “öğretmenimdi, şair ve adam hissiyatlı bir can, Pamukpınar Öğretmen Lisesi’nden beri bilir, sayar severdim, O da hemen ölenlerden, birden ölmüş, beni ve diğer şairleri çok üzmüştü bu ölüm. Bir anmasına katıldım, hiçbir arkadaşı öğretmenliğinden söz etmemişti öğretmenimin, hepsi Diyarbakır’ımızdan, Kürtlüğünden, yoksulluğundan ve devrimci mücadelesinden söz etti durdular, dayanamadım, ayağa kalkıp izin istedim ve elimdeki karton parçalarına yazdığım notu okudum, “…o bizim Türkçe öğretmenimizdi ve hep sevgiyle bakardı bize, demek sizin dedikleriniz de varmış, ama biz hiç anlamamışız..” a yakın ifadeler kullandığım not ile sitemli bir eleştiri yapmak istemiştim. Ortam icabı, değerli olduklarına kuşku duymadığım arkadaşları “tabiki” ile anlayışla karşıladılar beni. Aram’ın babası, “biz Mardin Kızıltepe’den geldik hocam, Diyarbakırlı değiliz, uçak bulamadık da, oraya geldik, ordan da uçakla buraya. Çiftçiyiz, altuyüz lira verdik, Aram şimdi de araba istiyor, evimiz araba dolu, geçen gün bisiklet istedi, aldık…” Olsun dedim, hatta izin verir iseniz Aram’a arabasını ben alayım” der demez, “yok hocam, O passat istiyor, pasaat olmaz ise Ceddy olacakmış” dedi ve gülümsedi.

İşte o anda bir daha geldi göğsüne oturdu Memiza. Sabah beri sorup duruyordu, “baba bizim civic sedan mı”, evet deyince de “ama değil gibi…” sedan şöyle, sedan böyle… İçim yandı ansızın, Aram göremiyor, Memiza’nın elinden telefon tablet düşmüyor ve üstelik on santimetrelik mesafeden bakıyor. Suçlandım, zihnimin konusunu değiştirmek istedim ve Aram’ın annesine, “Aram ne demek” dedim, “ huzur veren” diye karşılık verdi. Sahiden de huzur veriyor bu çocuk insana, sesimi duyuyor, görmek için çabalıyor, insanın içini pişmanlığa boyayan bir çaba, nasıl da dinliyor söyleneni, anlamaya çalışıyor. O’ya ( O harfine) yuvarlak dediği andaki halini yeniden geçirdim aklımdan, o nasıl bir duruştu, o nasıl bir çocukluk, elimi uzatsam yüreğimde oğul veren yarayı görecek, terazisinde civa bozuğu düşler duran kocaman sonsuzluğun rengini soracak, belki de görmek sevdasını düşürecek kan ile irin seline. Değsem ellerine israfımdan, görse gözlerimi aklımdan utanacağım.

Aram ne güzel çocuk, peltek bir şive ile arada Kürtçe ile karıştırdığı Türkçe’siyle bir başka melek; Zafer imiş öğretmeninin adı, çok seviyormuş Aram O’nu, üstelik hep “aferin” diyormuş Aram’a, Ahmed Arif’i bilmiyormuş ama Ahmet Kaya’yı biliyormuş, uçak o kadar hızlı gelmiş ki, yağmur da yağsa geç kalmazlarmış, bisiklet sürecekmiş bidiklet. Bisiklet…

Ne çok istiyor çocuklar bisikleti, harika bir araç, Cemal abinin çocukluğunda “şeytan arabası” dendiği de olurmuş Yıldızeli’nde, Mardin Kızıltepe’de aynı hissiyatı yaratmış mıdır ki, “Aram, bisikletin var mı” diyecektim ki iğnelerin alınması gerektiğini bildiren zil çaldı, birkaç dakika sonra O’nun için de çalacaktı zil. Gözlerinin doyasıya görebileceği hayali ile başladığı, bir çocuk için hayli meşakkatli olduğu anlaşılan bu gelgitlerin biri daha bitiyordu Aram için. Sarışınlığı, üzüntü ve yorgunlukla başka bir akşam rengine evrilmiş olan annesi, biraz sonra, iğnelerin minicik minicik kan domuran yerlerini siliyor, bir ibadete eğilir gibi, kıyamazlığı farkedilen titrek dudakları ile buseliyor, gözlerini Aram’ınkilerden ayırmıyordu. Babanın alnına inen saçları ışıltılı bir ter kargaşasında, gözlerindeki çaresizlik rengi ise Aram’ın görmek isteğinin dışındaki her isteğe gücü yeterliğin akarında beyazlıyordu. Dişlerini ortada koyan aval bir bakışı yarıda kesip çocuğun ayakkabılarına eğildiğinde, durumu fırsat bilip sol elinin sırtı ile gözlerindeki nemliliği gidermeye çalıştı, doğrulduğunda, gülerek ölmüş insan görünümünden farksız bir hal almıştı.

Aram’ın beyaz minik ve tombul ayaklarından son defa öpen annesi, çok anlayamadığım şeyler fısıldadı, çarçabuk doğrulttu çocuğu, tam sarılmış kucaklıyordu ki, ben odadan ayrıldım. Cemal hocanın yanına vardığımda, halim farkedilmiş olacak ki, ne konuştuğum dorusundan, babasının ağa olduğu bilgisine kadar birçok irili ufaklı cümleler peyahladı Cemal abi, aldırdığım yoktu, Memiza’yı aramalıydım, Bahar hanıma birşeyler söylemeliydim, Bora Temmuz’u kollamalıydım, gözlerine dikkat etmeliydiler, Memiza niye sormuştu birden, “anne babam ölecek mi”. Bu nasıl bir sistir insanın içinde kırağılar yaratan, bu nasıl Aram’cadır, bu nasıl Türkçe?

Hemen kalktık, zaten son hastası bizdik Cemal abinin, Aram’a bir daha bakayım amacı ile muayene odasına gittim, yoktu. Hemşire hanım yolcetmiş; sol gözündeki bulut kirini andıran dalga ile dünyanın en derin sızılarından birini yaratan solgun mavinin eşsiz sahibi geçip gitmişti, içimde yine tarifi olmayan suskunluk hissi ile döküldüm sokaklar gölüne. Bahar hanımı arayıp O’nu ve çocuklarımızı özlediğimi söylemek geçti içimden, ya başkalarının çocukları, ya demir ejderhalar ile öldürülenler, ya Kurtuluş Savaşı’nın Kahraman Çocukları, Hiroşima, Nagazaki, Halepçe, peki ya Ege’mizde kıyıya vuran çocuk, Afrika’nın günahsız sabileri, ya her gün bana küsen içimdeki çocuk, çocukluğum?
“Bu gece çok şeyler diledim Allah’tan” diyor Bahar hanım telefonda, “Hıdır Ellez ya, dedim halimizi Hızır’a, içimde bir güzel sevinç var”

Demek öyle, dedin Hızır’a halimizi, söyledin demek sokakta kağıt toplayan çocukların öğretmeni olduğumu, demek biliyor artık Hızır Aleyhisselam, başkentin yağmurunda bile ıslanmayan duyarsızlık çölünde yangın savuşturmakta olduğumuzu.

Demek öyle hemi can, Hızır İlyas’a dedin şu hali?

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
abbas turan

Yorumlara Kapalıdır