fbpx
SİZ DE YAZIN...

  • DOLAR
    8,4184
    %1,67
  • EURO
    10,1887
    %1,00
  • ALTIN
    496,17
    %1,44
  • BIST
    1.441
    %-0,25
Serkan Yüceer
Serkan  Yüceer
srknycr@hotmail.com
Kalıba sığmayan düşünceler
  • 0
  • 07 Aralık 2020 Pazartesi
  • +
  • -

Ülkemizde düşünce özgürlüğü kalmadı desek, mevcut tartışmalara dâhil mi oluruz? Ya da yeni bir tartışma konusu mu açarız?

Anayasamız, “düşünce ve kanaat hürriyeti” başlıklı 25’inci maddesinde; “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir…”, “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti” başlıklı 26’ncı maddesinde; “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” demek suretiyle, düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün farklılığını da ortaya koymuştur. Ancak siyasi ve sosyal hayatta, düşünce ve ifade özgürlüğü aynı anlamda kullanıldığı gibi, bu özgürlüğü her istediğini söyleme özgürlüğü olarak algılayanlar da azımsanmayacak kadar fazladır.

Dış dünyanın insan zihnine yansıması, niyet, tasarı olarak tanımlanabilen düşünce, demokratik düzenlerde “mutlak hak” olarak kabul edilmekte ve sınırlandırılmamaktadır. Mustafa Kemal Atatürk de; “Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz.” diyerek düşünce özgürlüğü vurgusu yapmıştır.

İfade ise, anlatım, dışa vurum olarak tanımlanabilen, iç dünyamızda şekillenen düşüncenin dış dünyaya açıklanması faaliyetidir. Bir başka anlatımla; düşünce insanın sadece iç dünyasında yaşarken, ifade dış dünyanın da bir parçasıdır. “Söz ağızdan çıkana kadar senin, ağızdan çıktıktan sonra toplumun malıdır” sözüyle atalarımız konuyu özetlemişlerdir. Toplumda tartışma konusu yapılan asıl olgu ifade özgürlüğüdür. Bu konu yeterince tartışıldığı için biz bu tartışmalara dâhil olmayacağız. “Ülkemizde düşünce özgürlüğü kalmadı” diyerek yeni bir tartışmaya yol alacağız.

Türk Dil Kurumu tarafından “ağır cezalıların ayaklarına takılan kalın zincir” olarak tanımlanan prangadan bahsedilirken hep eskiye atıf yapılır. Ancak, aidiyet duygusu nedeniyle başka kişilerin veya başka kurumların tesirinde kalmış, başkalarına ait fikirlerin esiri olmuş kişilerden ve bu kişilerin düşüncelerindeki prangalardan kimse bahsetmez. Maalesef, ait olduğumuz millet, siyasi parti, şehir, dernek vb yapıların temel ve sığ düşüncelerinin ötesine geçemiyoruz. Düşüncelerimiz, ait olduğumuz yapının tesirinden çıkamadığı için ifadelerimiz de bu yapının diğer mensuplarıyla aynı oluyor. Düşüncelerimiz özgün ve özgür olamıyor. Düşünceler de gelişemiyor.

Etrafımıza bir bakalım. Şekli anlamda her çeşit insan var ama düşünce açısından hep bir kalıp içinde kalan insanlar mevcut. Kimin ne söylediğinden hangi kurumsal yapının bir parçası olduğu hemen anlaşılıyor. Bu durum toplumda o kadar kabul görmüş ve içselleştirilmiş ki; bir kalıba sığmayanlar anlaşılmıyor. Aslında, konuşmalara, tartışmalara bakarsanız, insanların karşısındakini anlama çabasında olmadığını, onun söylediklerinin, kendi kafasındaki yapıların hangisiyle örtüştüğünü bulma çabasında olduğunu görürsünüz. İnsanlar sizin fikirlerinizi, beyninde kodladığı ve bir yapıyla ilişkilendirdiği basmakalıp düşüncelerle eşleştirmeye çalışıyor. Eşleşme tamamlanırsa siz de bir yapının üyesi olma yaftasını yiyorsunuz, eşleşme olmazsa anlaşılmaz bir insan oluyorsunuz.

Düşünce özgürlüğünün olmadığı tezimizi, toplumun tamamen politize olduğu teziyle de örtüştürürsek: çok sık karşılaşılan “ne demek istediğini çok anlayamıyoruz” serzenişi ve hemen arkasından gelen “sen hangi partidensin?” sorularına artık şaşırmıyoruz. Yine de, bizi anlayan ve düşüncelerini hiçbir yapıya esir etmemiş kişilerin var olduğunu bilmek mutluluk verici.

Kalıba sığmayanlar demişken, tarihe dönüp bir bakar mısınız? Toplum hafızasında yer edinmiş tarihi şahsiyetlerin hemen hemen hepsi kalıba sığmayanlardandır. Her biri aslında bir yapının mensubudur ama o yapının fikirlerinden sadece esinlenmiş, o fikirlerin esiri olmamıştır. Aksine kurdukları yeni yapılarla başkalarının fikirlerine esin kaynağı olmuştur. Hatta toplumun önemli bir kesiminin düşüncelerine pranga olmuştur. Ama prangayı takan bu tarihi şahsiyetler değil, onların fikirlerinin esiri olan toplumun kendisidir.
Hoca Ahmet Yesevi, Arap ve Acem kültürüne yakın bir tasavvuf ehli Yusuf Hamedani’nin öğrencisi olarak, bir tarikat mensubu iken, nasıl Türklerin manevi lideri olabilmiştir? Osman Bey, Selçukluya bağlı bir uç beyi iken nasıl Selçukludan farklılıkları olan ve üç kıtaya hâkim bir imparatorluğun temelini atabilmiştir? Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı kültüründe yetişen bir Osmanlı subayı iken Osmanlının özünü teşkil eden padişahlık ve halifeliği nasıl kaldırabilmiştir? Yunus Emre şeyh mi, şair midir? Tarikatı hangisidir? Hacı Bektaşi Veli ve Hacı Bayramı Veli hangi tarikattandır? Mimar Sinan sanatta hangi ekolün temsilcisidir? Daha niceleri vardır ki kendinden öncesi sır, sonrası asır olmasın. Kendilerinden öncekilerin ötesinde bir tanınırlığa sahip olmaları ve kendilerinden sonrakileri asırlarca tesir altına almalarının arkasındaki güç, sizce nedir? Bu tarihi şahsiyetlerin yaptıklarını, fikirlerini herkes tartışabilir ama onların büyüklüğünü kim inkâr edebilir?

İyisiyle, kötüsüyle tarihe nam salmış onca büyük şahsiyetin devamı bugün de yok değildir. Fikirlerini tartıştığımız ancak büyüklüğünü tartışamadığımız şahsiyetler bugün de vardır, ancak isim zikretmekten korkarız. Çünkü “sen hangi partidensin?” sorusunu soranlarca yaftalanma korkusu ağır basıyor. Düşüncelerini hiçbir yapıya esir etmemiş kişiler de zaten kimi veya kimleri kastettiğimizi anlamış olacaklarına göre onlara da haksızlık yapmış sayılmayız.

Toplum olarak başkalarını yargılamak, yaftalamak yerine onları anlamaya çalıştığımız, düşüncelerdeki prangaları atıp özgürce düşünmeye başladığımız sürece veya içimizden birileri bu anlayışla yaşadıkça gelecekte de fikirleri tartışılabilir ancak büyüklükleri tartışılamaz şahsiyetler ortaya çıkacaktır.
Ne diyor atalarımız? “Başkasının ağzıyla konuşmayın.” Sağlıcakla kalın.

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
serkan yüceer

Yorumlara Kapalıdır