1. Haberler
  2. Köşe Yazıları
  3. Sosyal Demokrat’a Not

Sosyal Demokrat’a Not

featured

68 Kuşağı’nın adı bugün çok sık anılmasa da, Türkiye’de gençlik ve işçi hareketine önemli katkılar sunmuş isimlerden biri Harun Karadeniz’dir. Karadeniz’in yazdığı Emekçinin Kitaplığı — yaygın bilinen adıyla Emekçinin El Kitabı — yalnızca bir siyasi metin değil; bir dönemin ruhunu taşıyan önemli bir mirastır.

Bu kitap; evrensel sol düşünceyi Türkiye’nin toplumsal gerçekliğiyle buluşturma çabasının ürünüdür. Teoriyi gündelik hayata, siyaseti topluma, fikri mücadeleyi insan karakterine tercüme etmeye çalışır. Bir bakıma 68 Kuşağı’nın anti-emperyalist ve toplumcu damarı bu metinde kristalize olur. Hem yol gösterici hem de aynadır. Ve belki de en önemlisi, dönemin diyalektik arayışının bir sonucudur.

Peki Harun Karadeniz’i böyle bir kitap yazmaya iten iklim neydi?

Çünkü o dönem siyaset yalnızca seçimlerden, sloganlardan ya da gündelik polemiklerden ibaret değildi. İnsanlar bir hayat anlayışı inşa etmeye çalışıyordu. El kitapları da tam bu yüzden ortaya çıkıyordu: Kadrolara kimlik kazandırmak, topluma temas etme biçimi öğretmek, ortak bir siyasi ve ahlaki zemin oluşturmak için.

Bugün dönüp kendimize sormamız gerekmiyor mu?
Bizim de yeni “el kitaplarına” ihtiyacımız yok mu?

Sadece ne söylediğini değil, nasıl yaşadığını da önemseyen; gençlerin örnek alabileceği, gurur duyabileceği yeni rol modeller aramıyor muyuz?
Çünkü bugün içinde bulunduğumuz siyasal ve toplumsal iklim ciddi bir çoraklaşma üretiyor.

Teorik tartışmaların zayıfladığı, felsefenin, tarihin, sanatın ve bilimin siyaset alanından çekildiği bir dönemdeyiz. Nezaketin yerini hoyratlığın, derinliğin yerini yüzeyselliğin, hakkaniyetin yerini güç ilişkilerinin aldığı bir atmosferde yaşıyoruz. Popülizm düşüncenin önüne geçiyor; ses, sözün yerini alıyor.

Peki böyle bir dönemde neye tutunacağız?

Bu karanlığı yalnızca eleştirerek değil, yerine nasıl bir aydınlık kuracağımızı konuşarak aşamaz mıyız? Asıl mesele de burada başlıyor: Nasıl bir kadro anlayışı inşa edeceğiz?

Çünkü siyasi mücadele yalnızca programlardan oluşmaz. Bir karakter meselesidir aynı zamanda. Aynı ideallere inanan insanların asgari bir ortak vicdanda, ortak bir siyasi ahlakta buluşabilmesi gerekir.
Gençlerin birlikte okuyup tartıştığı, ortak kavramlar ürettiği bir siyasal kültür olmayacak mı?

Kadınların mücadele deneyimlerinden doğan ortak bir dayanışma dili kurulmayacak mı? Akademinin, emeğin, sanatın ve toplumsal muhalefetin birbirine temas ettiği yeni alanlar oluşmayacak mı?

Ben bir sosyal demokrat partinin; aynı kökten beslenen ama farklı yönlere uzanan güçlü bir ağaca benzemesi gerektiğini düşünürüm. Ortak bir özsuyu olmalı o ağacın. O özsudan beslenerek başka mecralara uzanabilmeli ki kökten ayrılmasın.

Eğer bir parti kısa yoldan köşe dönmeciliğe karşıysa, bunu yalnızca söylemde değil kültüründe de göstermelidir. Eğer mafyatik ilişkilere karşıysa, bunun gölgesinin bile kendi yapısında meşruiyet kazanmamasını sağlamalıdır. Eğer makam ve koltuk tutkusuna itiraz ediyorsa, kendi kadrolarını da bu hastalıktan uzak tutmalıdır.

Eğer liyakati savunuyorsa, siyasi ve kamusal yükselişin tanışıklık ilişkileriyle değil emek ve birikimle mümkün olduğu bir düzen kurmalıdır. Çünkü insanlar yalnızca ne söylediğinize değil, nasıl yaşadığınıza da bakar. Belki de bizi diğer geleneklerden ayıran en önemli özellik tam burada ortaya çıkar: Özeleştiri yapabilme cesareti.

Kendi eksikleriyle yüzleşebilen, farklı fikirlerin çatışmasından yeni ve daha güçlü bir düşünce üretmeye çalışan bir siyasal damar… Diyalektiğin gerçek anlamı da biraz budur zaten.

Sahi, bugün diyalektikten beslenen yeni bir “el kitabı” yazılsa; yalnızca okunacak değil, yaşanacak bir siyasal etik önerse… Yerinde olmaz mıydı?

Sosyal Demokrat’a Not